29 Temmuz 2009

hüseyinsizlik

İnternet üzerindeki birçok platformda özellikle Galatasaray taraftarı arkadaşlarla hararetle tartıştığımız Hüseyin Beşok-Galatasaray ilişkisi, Hüseyin'in Türk Telekom'a gidişiyle resmen tamamlanmış oldu. Asıl firimi baştan söyleyeyim; Galatasaray büyük bir transfer yapmış kadar sevindim bu gidişe. Mücadeleciydi, sahada kazanmak için yetenekleri ölçüsünde elinden geleni yapmaya çalıştı ama bana göre Hüseyin, Galatasaray kadrosunu frenleyen başlıca isimdi.
Kariyerinin ilk yıllarında özellikle ribaund konusunda Avrupa'nın sayılı isimleri arasına girmeyi başardı. İlerleyen dönemde; önce yüksek post civarından attığı yüzdeli şutlarla (bana göre kariyerinin en parlak ve verimli dönemi) sonrada malum diz sakatlığı sonrası 3 sayı çizgisi gerisine kadar potadan uzaklaşan oyunuyla Hüseyin kariyerinin sonlarına yaklaştığının sinyallerini vermeye başladı. Kendi pozisyonundaki rakkiplerine göre güçlü olmayan fiziği sebebiyle yetenekleriyle kıyaslandığında iyi bir post-up silahı olamadı, zaman ilerledikçe kolaya kaçıp yüzü dönük oynayarak eline gelen çoğu topu çembere şut atmayı tercih etti. Diz sakatlığı sonrası zaten az olan atletizminin nerdeyse sıfıra inmesi de pota altı sertliği ve patlayıcılığından her fırsatta kaçmasına sebep oldu. Aslında olayın tarafları arasındaki asıl hatalı taraf Galatasaray Basketbol Şubesi yönetimindir. Hüseyin'in kadroda olduğu son iki sezona baktığımızda pivot pozisyonunda 2007-2008 sezonu için Hüseyin-Fatih Solak! ikilisinin olduğunu görüyoruz. Fatih Solak'ı zaten anlatmaya gerek yok ki, 2008-2009'a geldiğimizde Fatih'in de gönderilerek yerine 1.98'lik power forvet-pivot Dejan Milojevic'in transfer edilmesiyle TBL ve Avrupa macerasının kotarılmaya çalışılması tam anlamıyla yönetimsel bir faciadır.

Hüseyin'in git gide potadan uzaklaşan oyunu sebebiyle iyice pota altında güçsüz kalan Galatasaray, tamamen 3 sayı performansına dayalı oyun yapısıyla hem sezon boyunca hemde bir çok maç içi performansında oldukça istikrarsız bir görüntü çizmekten öteye gidemedi.
Şu anki güncel kadroya baktığımızda yeni transfer Rancik dışında pota altından sayı üretimi yapma potansiyeli yok denecek kadar az. Polat, dış şutuyla yaşayan 4 numaralara güzel bir örnek, Cemal'se bana göre basketbolu bir an önce bırakmalı. Hüseyin'in gidişini iyi değerlendirip pota altında sayı ve ribaundlarda takımı sırtlayacak atlet bir Amerikalı uzunla çekirdek kadro değişimi de başarılı bir şekilde tamamalanabilir fikrindeyim.

istanbul hatırası




Ajans resim arşivinde takılırken karşıma çıkan bir resim. Venus Williams 2005'te İstanbul'a geldiginde Kapalıçarşı ziyaretinin çıkışında kendisine ikram edilen hıyarı afiyetle yemiş.

avrupa'nın tadı yok



7 Eylül’de Polonya’da başlayacak olan 2009 Erkekler Avrupa Basketbol Şampiyonası öncesinde bazı yıldız oyuncuların yaşadıkları sakatlıklar veya farklı nedenlerden dolayı milli takımlarının formasını giyemeyeceklerini açıklamaları, bazı yıldızların ise şampiyonaya 1.5 aydan az bir süre olmasına rağmen henüz oynayıp oynamama konusunda net bir karar vermemeleri şampiyonaya katılacak bir çok ülkeyi sıkıntıya soktu.
YILDIZLAR NEREDE?
Başta Yunanistan olmak üzere, Litvanya, Sırbistan, İspanya ve son Avrupa Şampiyonu Rusya gibi şampiyonluğun önemli adayları bu sıkıntıyı en çok yaşayan ülkeler olarak göze çarpıyor.Dünya çapındaki yıldız oyuncuların yokluğunda sönük bir turnuva olmasından endişe edilen Avrupa Şampiyonası’na şu ana kadar katılmayacağını açıklayan ve katılıp katılmayacakları belli olmayan önemli isimler şunlar:
Rusya: 2007’de Ruslara Avrupa Şampiyonu unvanını kazandıran son saniye basketini atan Amerika asıllı Rus guard JR Holden ve Utah Jazz’de forma giyen takım kaptanı Andrei Kirilenko şampiyonada forma giymeyeceklerini açıkladılar.
İspanya: Son Dünya Şampiyonu ve Avrupa 2.’si İspanya’da sakatlığının iyileşmesine rağmen kendisini riske etmek istemeyen Jose Calderon, milli takımı bırakan Carlos Jimenez ve milli takımda iyi kullanılmadığına inandığı için takıma katılma davetini reddeden Fran Vasquez, Polonya’da olmayacaklar. Juan Carlos Navarro’nun durumu ise netlik kazanmadı.
Litvanya: 2007’nin bronz madalyalı ekibinde Sarunas Jasikevicius’un oynamayacak olması yetmezmiş gibi Arvydas Macijauskas “sakatlanmaktan korktuğu için”, Rimantas Kaukenas ise dinlenmek istediği için milli takımdan aflarını istediler.
Yunanistan: Kısa bir süre önce ameliyat olan Dimitris Diamantidis ve A1 Ligi final serisinde yaşadığı sakatlık sonrasında dinlenmek isteyen Teo Papaloukas’ın yanı sıra Vassilopoulos ve muhtemelen Tsartsaris, şampiyonada mavi-beyazlı formayı giymeyecekler.
Sırbistan: Efes Pilsen’e transfer olan müthiş skorer Igor Rakocevic’in sezon sonunda bir süre dinlendikten sonra milli takıma katılma talebi coach Ivkovic tarafından reddedildi ve başarılı oyuncu milli takıma alınmadı. NBA patentli Darko Milicic ve geçen yıl Efes’te oynayan Vujacic de kadroya çağrılmadılar. Avdalovic’in de oynaması beklenmiyor.
İtalya: Gök mavililer Raptors’lı Andrea Bargnani’yi Polonya’ya gitmeye ikna ettiler ancak Massimo Bulleri ve Shawn Stonerook’un milli takım çağrısını reddetmesiyle kan kaybettiler. Sırtından sakatlığı henüz geçen genç Knicks forveti Danilo Gallinari de Polonya’da olmayacak.
Fransa: Chicago Bulls’un henüz milli takıma gitmesine izin vermediği Joakim Noah ve Orlando’lu Mickael Pietrus’un durumları belirsizliğini koruyor. Foirest ise milli takıma katılma çağrısına olumsuz yanıt verdi.
Almanya: Panzerlerin tüm umudu kaptanları Dirk Nowitzki’nin “geliyorum” açıklamasını yapması. Ancak şampiyonanın başlamasına 40 gün kala süper forvetten henüz ses çıkmadı. Chris Kaman’ın da gelip gelmeyeceği konusunda net bir bilgi yok.
Büyük Britanya: İki NBA yıldızı Luol Deng ve Ben Gordon’lu kadro ile şampiyonada ses getirmeyi umut eden Büyük Britanya, Deng’in geçen sezon yaşadığı ağır sakatlıktan sonra henüz tam iyileşdiğini söyleyerek affını istemesi, Gordon’ın ise sakatlanma korkusu nedeniyle takımda yer almaktan vazgeçmesinden ötürü büyük hayalkırıklığı yaşıyor.
Türkiye: 12 Dev Adam’ın en büyük eksiği hiç şüphesiz Mehmet Okur. Tanjevic’le son yıllarda bir türlü yıldız barışmayan Memo, Polonya’da olmayacak. Müthiş bir play-off serisi oynayan Kaya Peker ve ligimizin en iyi dış atıcılarından Serkan Erdoğan’ın kadroya çağrılmaması ise fazlaca eleştirilmişti.

22 Temmuz 2009

olimpiyat ruhu

Pek çok kişi biliyordur bu hikayeyi ama bu güzel adamı tekrar hatırlatmak, bilmeyenlere de tanıtmak istedim. Bahsedeceğim kişi Eric Moussambani. Ekvatoryal Gine'li ve lakabı 'yılan balığı' olan bir yüzücü. 2000 Sydney Olimpiyatları öncesi antreman için yeterli bütçesi olmayan gelişmekte olan ülkelere verilen wild cardlardan birisi yüzmede 100 metre serbestte Ekvatoryal Gine'ye veriliyor. Bu göreve yüzmeyi Olimpiyatlar'dan sadece 8 ay önce öğrenen Moussambani seçiliyor. Olimpiyatlar'a gelene kadar olimpik boyutlarda bir havuz görmeyen ve Malabo'da bi otelin 20 metrelik havuzunda yarışan Eric the Eel seçmelerde 3 kişilik bir gruba düştü. Bu gruptaki diğer iki yüzücü Karim Bare ve Farkhod Oripov hatalı çıkış sonrası diskalifiye olunca tek başına yüzdü. İzleyicilerin büyük kısmı başta gülerlerken daha sonra bu koca yürekli adamı ayakta alkışladılar. 1:52,72'lik bir dereceyle -ki ülke rekoruna imza attı- 200 metre dünya rekorundan bile daha kötü bir dereceye sahip olsa da adını çoktan Olimpiyat efsaneleri arasına yazdırdı. Yarış sonrası yaptığı 'son 15 metrede çok zorlandım' açıklaması ise nazarımda bir sporcunun yaptığı en müthiş açıklamalardandır.

Merak edenler varsa Eric Moussambani 2004 Atina Olimpiyatları öncesi kendini çok geliştirdi ve 100 metreyi 57 saniyenin altında yüzmeye başladı. Ancak pasaportundaki ve başvuru formundaki bir fotoğraf sorunu sebebiyle Olimpiyatlar'a katılamayarak hayranlarını üzdü. Bu yazıyı yine Moussambani'den güzel bir söz ile ve o yarışın videosu ile bitireyim.

"While winning a medal is great, just entering, competing, and finishing is itself a victory"

21 Temmuz 2009

neden “eskiler” hep güzel?

Kime göre eski, neye göre eski. O yüzden bu zaman kavramını daraltalım, tam olarak betimleyelim. Benim eskim, bana göre eskiler. 80'ler, 90'lar.

Michael Jackson'un ölümüyle bittiği söylenen dönemden bahsediyorum. Peki okuyucu, senin eskin nedir? Aynısı mı yoksa daha yeni mi? Sen eskini özleyecek misin? Ben benimkini özlüyorum ve iddia ediyorum sen de benimkini özlüyorsun. Hatta benden önceki eskileri bile katabilirim işin içine. Michael Jackson'ın klipleri, şarkılarının döndüğü şu günlerde elbet bir şarkı ki bana göre beş, altı yedi hatta daha fazlası çoğu kişinin duygularını harekete geçirmiştir. Bu sanatçının ne kadar ölümsüz eserler yarattığını göstermekle birlikte, yeni dönemin yani şu andaki mevcut dönem eskidiğinde benim eskilerimin yanında çok zayıf kalacağını gösteriyor. Bunu sadece Michael Jackson'la sınırlı değil. Depeche Mode'un eski şarkıları yeni şarkılarından çok daha iyi ve güzel. Özellikle grubun dört kişi olduğu yani Alan Wilder'ın olduğu zamanlar. Sadece yabancı şarkılar değil. “Samanyolu” şarkısının tadı hala aynı tazeliğini korumakta. Issız adam'ın yarattığı eski şarkılar fırtınası benim anlatmak istediklerimi doğruluyor. O kadar ki teknolojinin ışık hızıyla ilerlediği günümüzde, Ayla Dikmen'in taş plakları yeniden gözde oldu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Nedir peki bu eskiye duyulan özlem, nedir onları eşsiz kılan? Her dinlediğimizde bizi bizden alıp, eskilere götüren... Geçmişi mi seviyoruz, geçmişte kalanları mı? Sanırım geleceğimizi hepimiz karanlık görüyoruz, görüyorüz ki ondan geçmişe özlem duyuyoruz.



Michael Jackson, hayal ettiğimizden daha iyi bir şarkıcı ve insan olup, hayatlarımıza girdin. Seni çok sevdik ve çok özleyeceğiz.

14 Temmuz 2009

geleceğin yıldızları


Yeni Zelanda'da önceki gün sona eren 19 yaşaltı Dünya Şampiyonası'nda bir çok genç yıldızı ve yıldız adayını izleme şansı bulduk. Finalde Yunanistan'ı geçen ABD şampiyon oldu. Üçüncülüğü ise Avustralya'yı yenen Hırvatistan elde etti. Turnuvanın en değerli oyuncu ödülünü (MVP) resimde en solda gözüken arkadaş Hırvat Mario Delas kazandı. KK Split'de forma giyiyor. Gelecek yıl draftın en merakla beklenen uzunlarından biri. 2.08 boyunda ama çok atletik. Bir çok Avrupa devi onun peşinde. Yakın geçmişin büyük oyuncularından şimdinin KK Split başkanı Dino Radja da maddi problemlerin ağır geldiğini ve Delas'ı iyi bir fiyata satabileceklerini söyledi (Ah Jugoplastika ah!!!). Keşke Hırvatistan finali ABD ile oynasa dedirten bir turnuva oldu bu arada. Lakin yarı finalde kozlarını paylaştı iki süper takım. Delas'ın yanında beyaz skorer Gordon Hayward var. NCAA'de Butler'da oynayan beyaz şutör etkili isimlerindendi turnuvanın. İsmail ve Parmamaniac birşeyler der belki kendisi için. Onun hemen bitişiğinde ABD'nin guardı Tyshawn Taylor var. Takımı iyi yönlendiren, çabuk, hızlı ve akıllı bir guard. Kansas Jayhawks'lı. İlk beşin finalist Yunanistan'dan tek temsilcisi ise Nikos Pappas. Real Madrid'in önemli yatırımlarından biri. Panellinios'dan yetişme. Hem 1 hem de 2 numarada etkili, ayrıca yeni bir altın jenerasyon geliyor denen bu Yunan takımının en büyük yıldızı. Resimdeki son yıldız adayı ise geçen sene Uleb Cup anlatırken en çok keyif aldığım gençlerden biri olan (1991 doğumlu) Hırvatların guardı Toni Prostran. Özellikle assist konusunda özel yeteneklere sahip olduğu kesin. Geçen yıl üstad koç Sagadin'in Zadar'ın başına gelmesiyle o da gelişmesinde önemli adımlar attı. Rok Stipçeviç ile oynarak da aşama kaydetti kulübünde. Gözler hafif hafif uyku alemine giderken ilk beşe bakalım dedik. Asıl diğer dikkat çeken yeteneklere de başka postta bulaşırız artık.

babalar ve oğullar #1

Baba Mychal Thompson, Lakers'ın efsane kadrosundan hatırlayacaksınız... Bahamalar'dan... NBA Draft tarihinin 1 numaradan seçilen (1978) ilk yurtdışı doğumlu oyuncusu... Worthy ve Kareem ile iş başında, Bad Boys'dan Adrien Dantley'i sıkıştırırken...

Oğul Klay Thompson... 1990 doğumlu, 1.98 boyunda, kısa forvet... NCAA'de Washington State forması giyiyor...Geçtiğimiz gün, 18 yıl aradan sonra U19 Dünya Şampiyonu olan ABD'nin dikkat çeken isimlerinden biriydi... Abisi Mychal Jr.(Pepperdine) da basketbolcu, kardeşi Trayce (UCLA) ise baseball oynuyor...

9 Temmuz 2009

çekmeyin kardeşim!


Shaq, transferinden sonra “kralın koruması” olacağını söylemişti ama Nike varken ona pek gerek kalmayacak gibi.
Birçok kişi biliyordur zaten. Nike, LeBron James Skills Academy adında bir kamp düzenleyerek genç oyunculara Kral ile birlikte idman yapma şansı tanıyor.
O şanslı kişilerden birisi de Xavier Üniversitesi’nden Jordan Crawford.
İki numara pozisyonunda oynayan Crawford, genelde atletik yetenekleri ve bitiriciliğiyle tanınır. Çok özel bir oyuncu değildir, ancak iyi bir takımda görev adamı olabilir.
Crawford belki de hayatının en önemli maçını geçtiğimiz gün bu LeBron James Skills Academy’de oynadı. Anlatılanlara göre idman sırasında LeBron’un rakibi olan Jordan, bir hızlı hücumda kralın üzerinden müthiş bir çift el smaç vurmuş ve herkesin ağzı açık kalmış.
Neden mi anlatılanlara göre? Çünkü Nike yetkilileri o sırada salonda bulunan bütün kameraları toplamış ve çekim yapmalarına izin vermemiş.
Üstüne üstlük saha kenarındaki herkesin o ana kadar çekim yapmasına izin verilmiş.
Kamerası elinden alınan birine göre LeBron’un yönlendirmesiyle olmuş bu olay ama, yine de tek bir smaç olayını bu kadar büyütmesi çok garip. Tüm zamanların en iyi pivotlarından biri olan Patrick Ewing’in üzerinden vurulmuş birbirinden güzel bir sürü smaç var. Bu onun değerini düşürür mü?
Kaldı ki LeBron ve Nike o görüntüleri sakladı diyelim, Orlando serisinin tüm maçlarını nasıl saklayacaklar ki?

otuzyedi


Ron Artest'in müzik tutkusunu bilmeyen yoktur herhalde. Indiana Pacers'ta oynarken yeni albümünü tanıtmak için kulüpten izin isteme cüretini göstermişti. TruWarier adı altında bir plak şirketi ve iki albümü var Ron Artest'in. Beş yıl için 34.3 milyon dolarlık bir sözleşmeyle Los Angeles Lakers'a giden Artest, yeni takımında bu müzik tutkusunu formasına yansıtacak.

Aslında Ron Artest kariyeri boyunca Dennis Rodman ile aynı cümle içinde kullanıldı. Ron Ron daha önce Rodman'a saygılarını sunmak için 91 numarayı giymişti. İlk başta Lakers'ta 37 numarayı tercih etmesinin sebebini de Rodman'a bağlamıştım, çünkü Rodman Lakers'ta 73 giymişti. Ancak işin aslı öyle değilmiş.

Ron Artest 37 numarayı Michael Jackson'ı anmak için giymiş. Çünkü Jackson'ın 1980'lerde yaptığı Thriller albümü, en çok satanlar listesinde 37 hafta boyunca bir numarada kalmış. İnce düşünce, tebrik ettik kendisini.

6 Temmuz 2009

hido'yla gece sohbeti





Cumartesi akşamı saat 8'den beri ulaşmaya çalıştığım kişinin telefonu sürekli kapalı ve telesekretere yönlendiriyor. "Fesuphanallah" nidaları eşliğinde ahizeyi kapatıyorum. Bu işlemi defalarca tekrar ediyorum. Artık Türkiye'de saatler gece 03:00'ü gösteriyor. Yani Pazar sabahının ilk saatleri. Uykuya dalmadan son bir kez daha Amerika hatlı numarayı çevirmeye karar veriyorum ve yataktan kalkıyorum. Telefon yine çalmaya başlıyor. Genelde 6. kez çaldıktan sonra telesekreter çıkıyor. 4....5....6....7....(hayret telesekreter çıkmadı)....8....9...Alo...(işte beklenen ses!) Ben: Hido nerdesin baba ya!!! Baycause ben. Hido: Vay baycause kardeşim iyiyim ya koşturmaca işte noolsun.

Bu diyalogla başlayan ve hoş-beş'ten sonra geldik esas konuya.Herkesin merak ettiği Hidayet'in Toronto'ya transferi konusuna. Yaklaşık 10 dakikalık sohbette ise ortaya çıkanlar aşağı yukarı şöyleydi:


Baycause:
Hidayet öncelikle Toronto’ya transferin hayırlı olsun.
Hidayet Türkoğlu: Çok teşekkür ederim.
B: Hido, tam Portland Trail Blazers’la anlaştığına dair haberler çıkmaya başladı ki bu haberlerden yaklaşık 3 saat sonra Toronto Raptors ile anlaştığın basına sızdı. Portland’da neler oldu? Neden son dakikada fikrini değiştirdin? O süreçte neler yaşandı?
H.T: Valla her şeyden önce Portland yönetimine çok teşekkür ediyorum. Hakikaten beni çok iyi ağırladılar, büyük bir misafirperverlik örneği gösterdiler. Havaalanında bana unutamayacağım bir karşılama yaptılar. Ama günün sonunda Portland’ın benim hedeflerim açısından en uygun takım olmadığına kanaat getirdim. 5 senedir Doğu Konferansı’nda mücadele ediyorum ve açıkçası hem Amerika’nın doğusunda yaşamaya hem de Doğu Konferansı’nda oynanan basketbol stiline çok fazla alıştım. Bu saatten sonra yeniden Batı Konferansı’na dönmek benim için tuhaf bir deneyim olacaktı. Orada oynanan basketbola yeniden uyum sağlamak çok kolay olmayacaktı benim için. Toronto Raptors yöneticileri ile zaten görüşme halindeydim ve Genel Menajer Bryan Colangelo’dan beni tatmin eden bir teklif gelince ben de Doğu Konferansı takımı olan Toronto’yu tercih ettim.
B: Peki eşin Banu’nun senin Toronto’yu tercih etmende önemli rol oynadığı iddia edildi. Toronto’nun Türkiye’ye daha yakın oluşu ve orada Türk nüfusun daha yoğun olmasından ötürü Banu Hanım’ın Toronto’da yaşamak istediği ve senin de bu yüzden Raptors’ı Blazers’a tercih ettiğin söylendi. Gerçekten eşin karar vermende seni etkiledi mi?
H.T: Kesinlikle böyle bir şey yok. Yani evli bir insanım ve kariyerim ve geleceğim ile ilgili önemli bir karar alırken elbette eşime ve aileme danışacağım. Sonuçta transferim konusunda karar verirken de eşimin görüşünü almam kadar doğal bir şey olamaz. 5 yıl gibi uzun bir süreçten bahsediyoruz ve ben tek başıma hareket etmeyeceğim. Eşim benim bugüne kadar verdiğim tüm kararlarda her zaman arkamda olmuş ve beni desteklemiştir. Toronto’ya gitme kararı benim kararımdır ve eşim de bu kararımda benim yanımda yer almıştır hepsi bu.
B: Portland’da takımın zaten hali hazırda Brandon Roy ve LaMarcus Aldridge, Greg Oden gibi geleceğini üzerine kurduğu üç oyuncu var. Toronto’da ise All-Star forvet Chris Bosh ile birlikte sen Toronto’nun iki ana parçasından biri olacaksın. Toronto’da üstleneceğin rolün büyüklüğü de senin karar vermeni etkiledi sanırım.
H.T: Haklısın. Portland’da genç ve yetenekli oyunculardan kurulu bir takıma “ağabeylik” yapacaktım. Toronto’da ise Bosh ile birlikte takımı bizim etrafımıza kuracaklar. Ayrıca kadroda Andrea Bargnani, Jose Calderon gibi çok kaliteli Avrupalı oyuncuların olması da benim için bir avantaj. Bunlar işte beni hep Toronto’ya çeken nedenler oldu.
B: Gelelim parasal konulara. Duyduğumuza göre Portland’ın ilk teklifi 5 yıl için 50 milyon dolardı. Daha sonra ise bu rakamın 5 yıl için 57 milyon dolar olduğu iddia edildi. Portland’ın teklifi gerçekte neydi senin ağzından duyalım.
H.T: İlk rakam doğrudur. Portland 5 yıl için 50 milyon dolarlık bir teklifte bulundu.
B: Peki Toronto’nun teklif ettiği rakam nedir? NBA.com’da yayınlanan bir haberde iddia edildiği gibi 60-61 milyon dolar civarında bir kontrat mı sundular?
H.T: Hayır, o çok abartı bir rakam. Duyduğuma göre Türkiye’de bazıları 5 yıl için 80-90 milyon dolar alacağımı yazmışlar. Nasıl uyduruyorlar, nasıl abartmayı başarıyorlar anlamak mümkün değil. İnan henüz net rakamlar belli değil. Avukatım bu işleri yürütüyor o yüzden net bir şey söyleyemiyorum.
B: 53-56 milyon dolar arasında bir rakam telaffuz ediliyor?
H.T: Evet, o civarda bir rakama anlaşacağız. Şunu da söyleyeyim. Eğer Toronto bana Portland’la aynı parayı vermiş olsaydı bile benim tercihim yine Toronto olacaktı.
B: Biraz da artık “eski takımın” olmak üzere olan Orlando Magic ile son dönemlerde yaşadıklarından bahsetmeni rica edeceğim. Şüphesiz Orlando bu sene tarihinde 2. kez final oynadıysa bunda en büyük pay sahibi sensin. 5 seneni verdiğin bir takımda üstelik finale çıkarmayı başardığın bir sezonda takımın seninle anlaşmak yerine adeta arkandan iş çevirerek başka bir oyuncuya yönelmesini nasıl değerlendiriyorsun?
H.T: Valla aslında hiç o konulara girmek istemiyorum, gerçekten beni çok üzen bir konu. Onlar farklı bir yola girmek istediler ve bunun için başka bir hamle yaptılar. Ben de bu karara saygı duyarım ve kendi yolumda devam ederim.
B: Bu konuda yine önemli bir söylenti de Orlando’nun sana bir teklifle geldiği ve senin bu teklifi beğenmeyip reddettiğin yönündeydi. Sen bu teklifi reddedince Orlando’nun da buna misilleme olarak takasla Vince Carter’ı aldığı söylendi. Gerçekten olay böyle mi gelişti?
H.T: Valla bana NBA Draft’ından iki gün önce, 23 Haziran Salı günü Orlando’dan resmi bir teklif geldi. Ben de gelen teklif için teşekkür ettim ve üzerinde düşünmek için birkaç gün süre istedim. Ben daha kabul edeyim mi etmeyeyim mi diye teklifi avukatım ve ailemle düşünürken 2 gün sonra Perşembe günü Vince Carter’ı aldılar. Benim bu takastan en ufak bir haberim bile yoktu ve gerçekten çok şaşırdım. O transfer
Üzerine zaten benim yapabileceğim bir şey kalmamıştı ve ben de ayrılmaya karar verdim.
B: Hidayet, vakit ayırıp sorularımı yanıtladığın için sana çok teşekkür ederim.
H.T: Ben teşekkür ederim, inşallah en kısa zamanda Türkiye’de görüşmek ümidiyle…

4 Temmuz 2009

hido'nun cüzdanı


Hidayet transferine ulusal basın maddi yönden yaklaştığından mütevellit, bu olay halkımızın çok ilgisini çekmeye başladı. Eh, gündemi takip etmek için biz de abaküsümüzü çıkartıp bir hesap yaptık. Tahmini olarak Toronto Raptors'ın 10.1 milyon dolarlık bir salary cap boşluğu var. Bunun tamamını Hidayet'e verecekler. Her sezondan %8 artış ile ufak bir hesap yapılırsa:

2009-10: 10 100 000
2010-11: 10 908 000
2011-12: 11 780 640
2012-13: 12 723 091
2013-14: 13 740 938

Toplam: 59 252 669

Yani ellidokuz milyon ikiyüzelliiki bin altıyüz altmışdokuz dolar.

Hiç fena değil, ha?

3 Temmuz 2009

dedikodu


  • Allen Iverson birçok takımın gözdesi. Miami Heat istiyormuş ama mid-level ile iki oyuncu almayı planladıkları için oraya gitmesi imkansız. Memphis Grizzlies'te oynamayı tercih ediyormuş AI. Zach Randolph ve AI aynı takımda olursa bunu izlemeye kalbim dayanmaz.
  • Matt Harpring sezon sonunda emekli olabilirmiş.
  • Atlanta Hawks büyük bir ihtimalle Zaza Pachulia ile sözleşme yenilemeyecekmiş.
  • Marcin Gortat o kadar maile rağmen Dallas Mavericks'i tercih etmiş. rocketsfanslovegortat@gmail.com adresine mail atan binlerce Rockets taraftarı şimdi küfür mü edecek?
  • Jason Kidd ile görüşen New York Knicks, şimdi de Grant Hill ile görüşecekmiş. Gençleştirme operasyonu devam ediyor galiba.
  • New Orleans Hornets pota altı için Brandon Bass ile ilgileniyormuş. Ancak Charlotte Bobcats de devredeymiş.
  • Josh Childress bu sene sınırlı serbest. Ancak Milwaukee Bucks ile görüşmek için Milwaukee'ye uçmuş. Önce Ersan, sonra Chill. Milwaukee Euroleague karması kuracak herhalde.
  • Dahntay Jones bu sezon müthiş bir çıkış yapmıştı. Şimdi Indiana Pacers onunla ilgileniyormuş.
  • Rasheed Wallace için Boston Celtics sıkı pres yapıyormuş. Los Angeles Lakers da devredeymiş.
  • Stephon Marbury veteran minimumu beğenmemiş. Lester Hudson'a kadro, Starbury'ye de yol göründü.

the bodyguard






Michael Jordan'ın arkasını kollayan Dennis Rodman'ı vardı. Kobe Bryant'ın da artık arkasını kollayacak bir Ron Artest'i oldu. Hayırlı olsun...

portland'da mutlu bir adam










ron artest to lakers?


CBS ve Yahoo'nun biraz önce girdiği bir haber.. Resmi bir açıklama yok ama özellikle CBS kaynaklı haber Ron Artest'in Lakers'a çok yakın olduğunu söylüyor.. Güya Artest telefonda şu anda Los Angeles'ta olduğunu ve Jerry Buss'la görüştüğünü, hatta anlaştığını, seneye kesinlikle Lakers'ta oynayacağını söylemiş.. Para konusuna buraya para için gelmediğini ve çok düşük bir meblağa oynayacağını, Lakers'ın kendisine yaklaşımını sevdiğini söylemiş.. Ki para konusunun olmaması Lakers açısından ilgiyi doğrulayan bir hadise.. Olur mu böyle bir hadise açıkçası bilmiyorum.. Peki olursa bu Ariza'nın gidişi anlamına gelir mi? Bence gelmez.. Artest'e düşük bir paraya imzalatmak planların değişmediğini, Lakers'ın şampiyon kadroya destek çıkarmak istediğini gösterir bence.. Kolpa bir haber olabilir, şimdilik bulunsun burada.. Gerçekleşirse daha detaylı bir bakış olacak tabii..

Edit: 3 yıl, 18 milyon dolara bitmiş sanırım iş..

2 Temmuz 2009

yabancı sınırlaması değişiyor

Yabancı sınırlaması aslında çok tartışılan bir konudur. Kimisi yabancı serbestîsinin ülke basketboluna zarar verdiğini düşünürken, kimisi ise başarı ile direkt bağlantısı olduğuna inanır. Ve her daim bu tartışmalar sürer ama bir türlü ortak noktada buluşmak mümkün olamaz.


Federasyon iki yıl önce aldığı bir kararla kademeli olarak yabancı sınırlamasında değişiklikler öngörmüştü. Aslında çok karman çorman bir sistem olduğu için burada yazmak istemiyorum. En kritik noktalarından biri maksimum yabancı sayısına ulaşanlar takımların bir havuza 125000$ ödemesiydi. Geçtiğimiz yıl 5 kulüp bu havuza para aktardı. Kadrosunda 3 veya daha az yabancı olan 4 takım da bu parayı paylaştı. Bu sezon yabancı sınırlamasında bir değişikliğe gidilmiyor. Fakat 2010–2011 yılında takımlar maç kadrolarında ikisi Avrupa pasaportlu olmak üzere 6 yabancı bulundurabilecekler. Bu oyunculardan aynı anda 4 tanesinin de sahada yer alması mümkün olacak.


Tartışmalar kuralın ilk açıklandığı andan itibaren başlamıştı. Bu sezonda etkileri devam edecek gibi görünüyor. Fakat ben kendi adıma doğru bir tercih olduğuna inanıyorum. Gerek takımlarımızın Avrupa arenasında yarışmasını kolaylaştıracağını düşünmekle beraber, gerekse Türk oyuncuların aldığı büyük kontratları normal bir seviyeye getireceğine inanmaktayım. Kafalardaki soru işaretlerine kendimce şöyle cevaplarım var;


- Türk oyuncular nasıl kadroda yer bulacak?


— İyi oyuncu her zaman kendine kadroda yer bulur. Bunun örneklerini defalarca kez yaşadık. Bir oyuncunun yabancı olması onun kadroda direkt yer bulması manasına gelmez. Ayrıca bir oyuncunun Türk olması onun kenarda oturacağına delalet etmez. Sınırlama olmayan ülkelere de baktığımızda sadece yabancı oyunculardan oluşan kadrolar çok nadiren görüyoruz.


- Milli Takımlar nasıl etkilenecek?


— Milli takımların çıkışa geçmesine baktığımızda yabancı kontenjanın artmaya başladığı döneme denk geldiğini görürüz. Yabancı oyuncuyu sadece çöp oyuncu gibi görmenin sonucu olarak milli takım üzerinde olumsuz etkisi olabileceğine dair bir inanış söz konusu. Oysa iyi her oyuncu arkasından gelen jenerasyon önünde rol model olacaktır.


- Türk oyuncular ne olacak?


— Öncelikle o abartılı transfer meblağları düşecektir. Daha sonra ise artık formanın aslanın ağzında olduğunu görüp sadece altyapı becerileri veya yetenekleri ile o kontratları alamayacaklarını görüp çalışmaları gerektiğini anlayacaklardır. Hatta Sinan gibi kolej kapısı aşındıranlar, çok ta tercih edilmeyen Avrupa maceralarına girişenlerin sayısında artış göreceğiz. Doğal olarak bu tip oyuncuların tercihleri genel olarak ülke basketboluna olumlu yansıyacaktır.


- Yabancı çöplüğü olur muyuz?


— Bu tip kuralları getiren ne ilk ne de son ülkeyiz. Bu tip kuralları getirip yabancı çöplüğü olmuş bizim standardımızda basketbol ülkesi göremiyorum. Tam tersi bu tip kuralların basketbolu daha global hale getirmesi söz konusudur. Bunun sonucu olarak hem ülke basketbolları, hem de basketbolcular olumlu etkilenir.


- İleride kadrolarda 12 yabancı görür müyüz?


— Sınırların kalkması üzerine kafa yorulan bir dünyada yabancı sınırlaması üzerine kurulu sistemlerin çökmeye mahkûm olduğunu düşünüyorum. İleride yerel liglerin cazibesi mutlaka olacaktır ama Euroleague gibi global liglerinin cazibesinin bu tip yerel liglerin çok önüne geçeceğine inanan biri olarak aslında kendimizi buna da hazırlamamız gerektiğine inanıyorum. Fakat bizim gibi, en çağdaş geçinenin bile son derece muhafazakâr olabildiği bir ülkede bu gidişin kolay kabullenilmeyeceği aşikârdır.


Tabii ki buradan yabancı sınırlamasının sadece faydaları olacağı kanısına varamayız. Mutlaka ki ilk dönemlerde bazı sancılar yaşanacaktır. Ama ilerleyen dönemlerde normalleşme doğaldır. Bence esas sorumuz gelişen basketbol ekonomisi içinde bir oyuncu olarak kalıp kalamayacağımız olmalı. Bundan on sene önce bu ekonomi içinde kendimize kolayca yer bulabiliyorduk. Fakat futbolun her şeyin merkezinde olduğu bir ülkede, sponsor, seyirci ve pazarlama konusunda bu kadar sıkıntılar yaşanırken Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker merkezinde kaynak yaratmadan tüketme üzerine kurulu basketbolun esas sorun olduğu sanırım gün gibi ortadadır!

big foot




Sol taraftaki ayak ve kabı bendenize ait. Çok ufak bir ayak da değil hani; 46 numero. Esas problem sağ taraftaki ayakta. Tam 56 numara. Amarikan ölçüsüyle Size 22 yani a la Shaquille O'Neal. Shaq'in 22 numara ayakkabısı,aynı numara ayağa sahip Will Perdue ve Bob Lanier'ın ayakkabılarıyla birlikte NY NBA Store'da "NBA tarihinin en büyük ayakları" adlı mini bir sergide gösterilmekte. Gelelim bu yetişkin mezarı boyutlu ayağın sahibine. Kendisi 2 senedir Türkiye'de yaşıyor ve bir gün profesyonel basketçi olabilmek aşkıyla yoğun bir özel eğitimden geçiyor. Özel eğitimi veren kişi ise Türk basketbolunun efsane koçlarından biri. Kendisinden ve koçundan izin almadığım için bu esrarengiz yabancı ile ilgili daha fazla bilgi vermeyeceğim. Eğer izin alırsam 21 yaşındaki bu dev-genci ilerleyen günlerde bu sayfada yakından tanıtırım. O zamana kadar bu resme bakıp "breh breh" diyebilirsiniz.

1 Temmuz 2009

u2 @barcelona


25 Haziran 1993 yilinda Turkiye'nin en buyuk stadyum konserinde karsimiza o donemin (aslinda her Turk gencinin belli bir doneminin) ilah grubu Metallica cikmisti karsimiza. O yillarda grup gercekten henuz dususe gecmemisti, belkide son demlerini yasiyordu ama yillarin acligiyla yasayan Turk genclerini yaklasik 2 bucuk saatlik gosteriyle doyurmuslardi. Efsane sarkilari "One" calarken patlayan ses bombalari, sahneden fiskiran alevler yillarca Inonu stadinda yerini alanlarin aklina kazindi. O zaman yillardan 1993'tu...

Ve simdi yil 2009... Aradan gecen 16 yil var koskoca. Bu sure zarfinda cok konsere gittim, stadyum, kapali spor salonu, deniz kenari, yesillikler, sehrin disinda yapilan festivaller... Cok grup izledim, Depeche Mode, Placebo, The Cure, Muse, yine Metallica, Massive Attack, The Chemical Brothers, Alanis Morisette, The Prodigy, vs...

Jenerasyonumun israrla Turkiye sinirlari icerisinde izleyemedigi gruplardan bir tanesini de sevinerek ama bir yandan da uzulerek Ispanya'da yakaladim. U2... 1997 yilinda Number One Tv tur duzenleyip isteyenleri yada imkani olanlari Irlandali grubun Selanik konserine goturdu. Yanilmiyorsam o zaman 150 milyon gibi bir paraydi ama ben cok istememe ragmen gidememistim. Bu durum hakikaten benim muthis icimde kalan birseydi. Iste bu 12 senelik bekleyisin bir patlamasi oldu gitmis oldugum konser.

Bono ve saz arkadaslari 360 Tour adini verdikleri turnenin ilk ayagi olarak Barcelona Nou Camp stadyumunu secmislerdi, ve bu da, arkadasimin yanina gittigim Katalaunya'da ayagima gelmeleri demek oldu.

Sabah erken saatlerde baslayan uzun kuyruklar, ben tribune cikan merdivenleri birer birer tirmanirken daha da anlam kazandi. (Bkz alttaki resim)



Her ne kadar kalabalik insani etkilese de sahneyi gorunce eminim hepiniz "oha!, cus!" gibi tepkiler verdiniz. Zira Bono arkadasimiz da acilis konumasina hazirlikli cikmisti. "Karsiniza Gaudi'nin damga vurdugu surrealizmin baskenti Barcelona'ya yakisir bir sahne ile ciktik" dedi. Hakikaten de inanilmaz bir sahne, ses ve isik duzeni vardi. Bir ara konusmasinin arasina sikistirdigi"uzay mekigi gibi oldu bu sahne" esprisinin nedeni de konserin ilerleyen dakikalarinda ortaya cikti. Uzayda bulunan "Uluslararasi Uzay Istasyonu" ile yapilan canli video konferansinda klasiklesmis ama maalesef hala gerekli olan dostluk, kardeslik ve baris mesajlari verildi.



Bir ara Michael Jackson'i da "Angel of Harlem" sarkisiyla anan Irlandali dostlar, parcanin sonunu ise siyah-beyaz sarkicinin "Don't stop till you get enough"ina uyarlayarak gonulleri fethettiler sanki hic yapmamislar gibi...

Sonuc paragrafi icin sunu soyleyebilirim, Nou Camp gibi gorkemli bir stadyumda U2 gibi bir grubu izlemek mukemmeldi. Adamlarin Turkiye'ye gelmek icin 2 milyon 200 bin Euro talep ettikleri resmi belgelere dayanmasa da kulaktan kulaga geziyor. Ancak hakettikleri asikar! Sadece ben degil bence o stadin da tarihi gecelerinden biriydi bana kalirsa, cunku genelde tiyatro izleyicisi modunda futbol maclarini takip eden Katalanlari agirlayan Nou Camp, o gece 100 bine yakin muzik severin ziplamasina da taniklik etti...

dwight'tan mesaj var

Dwight Howard, Hidayet Türkoğlu'nun takımda kalmasını istiyor. Neden istemesin ki, ligin en çok alley-oop yapan ikililerinden biri Hido&Dwight ikilisi. Dün Atlanta'da WNBA maçı izlemiş DH12. Bakın Hido için ne diyor:



Umarım Hidayet takımda kalır. Hido, eğer bunu izliyorsan lütfen takımda kal. Orlando'daki herkes seni seviyor, biz seni seviyoruz. Buralara kadar gelişimizin en önemli sebeplerinden biri sensin.

marijonas petravicius


Hani bazı oyuncular vardır, "yahu bizim ligin takımları neden ilgilenmezler" dersiniz. Yani nasıl gözden kaçırırlar ki?

Marijonas Petravicius da benim için öyle bir adam. Yıllardır çizgisini hiç bozmadan oynayan, atletik, güçlü, sırtı dönük oynamayı becerebilen, disiplinli, az faul yapan, savunma yönü kuvvetli, pota altı için biçilmiş kaftan oyunculardan biri Avrupa'daki. South Carolina mezunu uzun, hücum potansiyeliyle de geçen sene Eurocup Final Eight'ine damgasını vurup MVP ödülünü kapmıştı.

Ancak ne hikmetse biz bayılırız ikinci-üçüncü sınıf Amerikalılara bol kepçeden paraları vermeye. İşte bizim kulüplerin yapamadığını, son yıllarda transfer konusunda akıllıca işler yapan Armani Jeans Milano başardı. Petravicius iki yıllık kontrat imzaladı Giorgio Armani'nin takımıyla. Bu sene onlara hem Siena ile olan şampiyonluk mücadelelerinde, hem de Euroleague'de önemli katkılar vereceğini düşünüyorum.

Yine 14 sayı-7 ribaund gibi istatistikleri alışkanlık haline getireceğini tahmin ediyorum. Katelynas'dan sonra takımın da ikinci Litvanyalısı oldu böylece. Bu arada Armani büyük destek veriyor ekibe. Hatta kulübün maddi destekçileri arasında küçüklüğü oralarda geçen Kobe Bryant, Inter başkanı Massimo Moratti ve Milan Başkanı Adriano Galliani de var.

Avrupa basketbolundan görüntüleri izlemeye başladığım 80'lerin ortasında efsane takımdı ne de olsa... O zaman Mike D'Antoni, Bob McAdoo, Dino Meneghin, Ken Barlow gibi isimlerle dolu kadrosuyla Philips ve Tracer sponsor isimleriyle fırtına gibi esiyorlardı. Üst üste iki sene Avrupa şampiyonu olmuşlardı ki üçüncü de yakalarına Jugoplastika yapışmıştı. Sonrasında Djordjevic ile gelen Koraç Kupası'nı 90'ların ortalarından itibaren Stefanel ismiyle Bodiroga, Gentile, Fucka, De Pol gibi yıldızlarla dolu kadro izlemişti.

Bir ara bocalayan kulüp, tekrar eski günlerine dönmenin peşinde. Petravicius çok yerinde bir transfer onlar için. Maurice Taylor ekipte kalacak galiba. Bu sene ligde final oynadıkları Siena ile aradaki farkı kapamaları için daha fazla uğraşmaları lazım.

Bu arada hazır geçen seneki Eurocup'dan bahsetmişken ve hazır da Rusya'da maddi kriz kendini gösterirken eğer mümkünse 2.16'lık 1986 doğumlu Timofey Mozgov'u bari Türkiye liginden birileri ilgilenip alsa.