TBL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TBL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2009

hüseyinsizlik

İnternet üzerindeki birçok platformda özellikle Galatasaray taraftarı arkadaşlarla hararetle tartıştığımız Hüseyin Beşok-Galatasaray ilişkisi, Hüseyin'in Türk Telekom'a gidişiyle resmen tamamlanmış oldu. Asıl firimi baştan söyleyeyim; Galatasaray büyük bir transfer yapmış kadar sevindim bu gidişe. Mücadeleciydi, sahada kazanmak için yetenekleri ölçüsünde elinden geleni yapmaya çalıştı ama bana göre Hüseyin, Galatasaray kadrosunu frenleyen başlıca isimdi.
Kariyerinin ilk yıllarında özellikle ribaund konusunda Avrupa'nın sayılı isimleri arasına girmeyi başardı. İlerleyen dönemde; önce yüksek post civarından attığı yüzdeli şutlarla (bana göre kariyerinin en parlak ve verimli dönemi) sonrada malum diz sakatlığı sonrası 3 sayı çizgisi gerisine kadar potadan uzaklaşan oyunuyla Hüseyin kariyerinin sonlarına yaklaştığının sinyallerini vermeye başladı. Kendi pozisyonundaki rakkiplerine göre güçlü olmayan fiziği sebebiyle yetenekleriyle kıyaslandığında iyi bir post-up silahı olamadı, zaman ilerledikçe kolaya kaçıp yüzü dönük oynayarak eline gelen çoğu topu çembere şut atmayı tercih etti. Diz sakatlığı sonrası zaten az olan atletizminin nerdeyse sıfıra inmesi de pota altı sertliği ve patlayıcılığından her fırsatta kaçmasına sebep oldu. Aslında olayın tarafları arasındaki asıl hatalı taraf Galatasaray Basketbol Şubesi yönetimindir. Hüseyin'in kadroda olduğu son iki sezona baktığımızda pivot pozisyonunda 2007-2008 sezonu için Hüseyin-Fatih Solak! ikilisinin olduğunu görüyoruz. Fatih Solak'ı zaten anlatmaya gerek yok ki, 2008-2009'a geldiğimizde Fatih'in de gönderilerek yerine 1.98'lik power forvet-pivot Dejan Milojevic'in transfer edilmesiyle TBL ve Avrupa macerasının kotarılmaya çalışılması tam anlamıyla yönetimsel bir faciadır.

Hüseyin'in git gide potadan uzaklaşan oyunu sebebiyle iyice pota altında güçsüz kalan Galatasaray, tamamen 3 sayı performansına dayalı oyun yapısıyla hem sezon boyunca hemde bir çok maç içi performansında oldukça istikrarsız bir görüntü çizmekten öteye gidemedi.
Şu anki güncel kadroya baktığımızda yeni transfer Rancik dışında pota altından sayı üretimi yapma potansiyeli yok denecek kadar az. Polat, dış şutuyla yaşayan 4 numaralara güzel bir örnek, Cemal'se bana göre basketbolu bir an önce bırakmalı. Hüseyin'in gidişini iyi değerlendirip pota altında sayı ve ribaundlarda takımı sırtlayacak atlet bir Amerikalı uzunla çekirdek kadro değişimi de başarılı bir şekilde tamamalanabilir fikrindeyim.

2 Temmuz 2009

yabancı sınırlaması değişiyor

Yabancı sınırlaması aslında çok tartışılan bir konudur. Kimisi yabancı serbestîsinin ülke basketboluna zarar verdiğini düşünürken, kimisi ise başarı ile direkt bağlantısı olduğuna inanır. Ve her daim bu tartışmalar sürer ama bir türlü ortak noktada buluşmak mümkün olamaz.


Federasyon iki yıl önce aldığı bir kararla kademeli olarak yabancı sınırlamasında değişiklikler öngörmüştü. Aslında çok karman çorman bir sistem olduğu için burada yazmak istemiyorum. En kritik noktalarından biri maksimum yabancı sayısına ulaşanlar takımların bir havuza 125000$ ödemesiydi. Geçtiğimiz yıl 5 kulüp bu havuza para aktardı. Kadrosunda 3 veya daha az yabancı olan 4 takım da bu parayı paylaştı. Bu sezon yabancı sınırlamasında bir değişikliğe gidilmiyor. Fakat 2010–2011 yılında takımlar maç kadrolarında ikisi Avrupa pasaportlu olmak üzere 6 yabancı bulundurabilecekler. Bu oyunculardan aynı anda 4 tanesinin de sahada yer alması mümkün olacak.


Tartışmalar kuralın ilk açıklandığı andan itibaren başlamıştı. Bu sezonda etkileri devam edecek gibi görünüyor. Fakat ben kendi adıma doğru bir tercih olduğuna inanıyorum. Gerek takımlarımızın Avrupa arenasında yarışmasını kolaylaştıracağını düşünmekle beraber, gerekse Türk oyuncuların aldığı büyük kontratları normal bir seviyeye getireceğine inanmaktayım. Kafalardaki soru işaretlerine kendimce şöyle cevaplarım var;


- Türk oyuncular nasıl kadroda yer bulacak?


— İyi oyuncu her zaman kendine kadroda yer bulur. Bunun örneklerini defalarca kez yaşadık. Bir oyuncunun yabancı olması onun kadroda direkt yer bulması manasına gelmez. Ayrıca bir oyuncunun Türk olması onun kenarda oturacağına delalet etmez. Sınırlama olmayan ülkelere de baktığımızda sadece yabancı oyunculardan oluşan kadrolar çok nadiren görüyoruz.


- Milli Takımlar nasıl etkilenecek?


— Milli takımların çıkışa geçmesine baktığımızda yabancı kontenjanın artmaya başladığı döneme denk geldiğini görürüz. Yabancı oyuncuyu sadece çöp oyuncu gibi görmenin sonucu olarak milli takım üzerinde olumsuz etkisi olabileceğine dair bir inanış söz konusu. Oysa iyi her oyuncu arkasından gelen jenerasyon önünde rol model olacaktır.


- Türk oyuncular ne olacak?


— Öncelikle o abartılı transfer meblağları düşecektir. Daha sonra ise artık formanın aslanın ağzında olduğunu görüp sadece altyapı becerileri veya yetenekleri ile o kontratları alamayacaklarını görüp çalışmaları gerektiğini anlayacaklardır. Hatta Sinan gibi kolej kapısı aşındıranlar, çok ta tercih edilmeyen Avrupa maceralarına girişenlerin sayısında artış göreceğiz. Doğal olarak bu tip oyuncuların tercihleri genel olarak ülke basketboluna olumlu yansıyacaktır.


- Yabancı çöplüğü olur muyuz?


— Bu tip kuralları getiren ne ilk ne de son ülkeyiz. Bu tip kuralları getirip yabancı çöplüğü olmuş bizim standardımızda basketbol ülkesi göremiyorum. Tam tersi bu tip kuralların basketbolu daha global hale getirmesi söz konusudur. Bunun sonucu olarak hem ülke basketbolları, hem de basketbolcular olumlu etkilenir.


- İleride kadrolarda 12 yabancı görür müyüz?


— Sınırların kalkması üzerine kafa yorulan bir dünyada yabancı sınırlaması üzerine kurulu sistemlerin çökmeye mahkûm olduğunu düşünüyorum. İleride yerel liglerin cazibesi mutlaka olacaktır ama Euroleague gibi global liglerinin cazibesinin bu tip yerel liglerin çok önüne geçeceğine inanan biri olarak aslında kendimizi buna da hazırlamamız gerektiğine inanıyorum. Fakat bizim gibi, en çağdaş geçinenin bile son derece muhafazakâr olabildiği bir ülkede bu gidişin kolay kabullenilmeyeceği aşikârdır.


Tabii ki buradan yabancı sınırlamasının sadece faydaları olacağı kanısına varamayız. Mutlaka ki ilk dönemlerde bazı sancılar yaşanacaktır. Ama ilerleyen dönemlerde normalleşme doğaldır. Bence esas sorumuz gelişen basketbol ekonomisi içinde bir oyuncu olarak kalıp kalamayacağımız olmalı. Bundan on sene önce bu ekonomi içinde kendimize kolayca yer bulabiliyorduk. Fakat futbolun her şeyin merkezinde olduğu bir ülkede, sponsor, seyirci ve pazarlama konusunda bu kadar sıkıntılar yaşanırken Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker merkezinde kaynak yaratmadan tüketme üzerine kurulu basketbolun esas sorun olduğu sanırım gün gibi ortadadır!

big foot




Sol taraftaki ayak ve kabı bendenize ait. Çok ufak bir ayak da değil hani; 46 numero. Esas problem sağ taraftaki ayakta. Tam 56 numara. Amarikan ölçüsüyle Size 22 yani a la Shaquille O'Neal. Shaq'in 22 numara ayakkabısı,aynı numara ayağa sahip Will Perdue ve Bob Lanier'ın ayakkabılarıyla birlikte NY NBA Store'da "NBA tarihinin en büyük ayakları" adlı mini bir sergide gösterilmekte. Gelelim bu yetişkin mezarı boyutlu ayağın sahibine. Kendisi 2 senedir Türkiye'de yaşıyor ve bir gün profesyonel basketçi olabilmek aşkıyla yoğun bir özel eğitimden geçiyor. Özel eğitimi veren kişi ise Türk basketbolunun efsane koçlarından biri. Kendisinden ve koçundan izin almadığım için bu esrarengiz yabancı ile ilgili daha fazla bilgi vermeyeceğim. Eğer izin alırsam 21 yaşındaki bu dev-genci ilerleyen günlerde bu sayfada yakından tanıtırım. O zamana kadar bu resme bakıp "breh breh" diyebilirsiniz.

23 Haziran 2009

finalin öğrettikleri



Ve en nihayetinde cezalar açıklandı. Her ne kadar aynı kalem olmasa da, iki sezon önce futbol liginde Trabzonspor-Sivasspor maçında sahaya giren bir taraftarın Mehmet Yıldız'a saldırısı sonrası 6 maç ceza alındığı düşünülürse verilen cezanın ne kadar adilane olduğunu size bırakıyorum. Fakat ortalığın kızışmasının en önemli nedenlerinden olan yönetici davranışlarından sadece Murat Özaydınlı'nın verdiği demeçlerin cezalandırılması aslında gayet açıklayıcı... Birçok yerde şu verilen cezaların da düşürülebileceğine dair bir beklenti var. Ki bu beklenti bile başlı başına federasyona bakışı gösteren net bir işarettir.

Bu kadar çekişmeli bir final serisinin sonunda yazılması gerekeni yazmaya geldi sıra. Bakalım bu final serisinin bize öğrettiklerinden bazıları neler;

- Takım oyunu her şeyin ötesindedir: Fenerbahçe ilk 2 maçı kazansa da çoğu kritik maçlarda olduğu gibi doğaçlama oyunlarını oynadı. Sezon içinde bolca yaptığı pota altı oyunlarını ve penetreleri kritik maçlarda yine unuttu. Bu tip maçların oyun karakteri haline gelen zorlama üçlükler çoğu maçta karşımıza çıktı. Birçok kişinin de belirttiği üzere Solomon'un NBA macerası ona yaramamış. Son sezonunda özellikle aşabildiği bazı hastalıkları yine nüksetmiş gibi göründü. Ayrıca karşısında bir an olsun sertliği azalmayan savunma daha bireysel oynamasına neden olmuş göründü. Oysa Efes Pilsen cephesinde her maç hatalardan ders çıkaran, yardımlaşmaya ve paylaşıma dayalı bir oyun benimsenmişti. Seride 2-0 geriye düşmelerine rağmen, kaybettikleri maçlarda bile maçları istemişlerdi. Son dört maçta yine aynı isteği koruyup takım halinde kazanmayı bildiler. Belki bu takım olma isteğini anlatan en güzel sahnelerden biri, ofansif anlamdaki çok büyük beklentileri önceki Efes Pilsen macerasında olduğu gibi karşılayamayan Charles Smith, en azından seride savunma anlamında gösterdiği istekle oyunun sadece bir yönünü oynamamanın meyvesini yedi.

- Koçlar da heyecan yapar: Bu serinin bir diğer önemi alışılagelmişin dışında koçların risk aldığı seriler izlememiz oldu. Normal şartlar altında 30 saniye kala önde olan takımın hocasının rakip hücumdayken sert savunma ile pota göstermemek isteyişine alışık bünyeleriz. Fakat gerek Ataman ve gerekse Tanjevic bu ezberleri bir kenara bırakarap büyük riskler -tartışılabilir- alabildiler. İlk iki maçta Ergin Ataman'ın büyük hataları yanında Tanjevic'in akıllı oyunları ile maçları kazanmasını izlerken, özellikle dördüncü maçtan sonra Ergin Ataman'ın geri gelişine şahit olduk. Gerektiğinde hemen hemen doğru hamleleri yapan taraftı. Fakat serinin bir diğer göze çarpanı da koç hatalarıydı. Artık bunu sadece heyecana yorabiliyorum ben. O kadar anlı şanlı koçların maç sonlarında kritik oyuncuları kenarda unutabilmesine başka anlam veremiyorum.

- Hakemler günah keçisidir: Serinin ilk 2 maçı hakemler bana göre kaliteli maçlar çıkarmalarına rağmen Ataman'a yaranamadılar. Serinin üçüncü ve dördüncü maçlarında Fenerbahçe kazanmayı haketmese bile hakemin arkasına gizlendi. Beşinci maç zaten tartışılabilecek bir karar verildi ama federasyon bile hakem arkasına gizlendi. Altıncı maçta Efes'e karşı organize bir saldırı olduğu için hakemler dikkat çekmedi. Ancak hakemlerin net hatalar yapması durumunda neler yaşanebileceği konusunda herkes hemfikirdir. Kısaca bu ülkede hakem olmak zor, böyle bir federasyon varken arkanı korumayacağını bile bile hakem olmak mucize olsa gerek. Çok sık duyduğumuz "Hırsızın hiç mi suçu yok?" sorusuna diyebileceğim yegane şey, "koçların net hatalar yaptığı bir seride hakemden hatasız maç bitirmesini beklemek ne kadar makuldur"olacaktır.

- Sinan iyidir ama iyi olmak her şeye yetmez: Bu serinin büyük yükselen değerlerinden biri tartışmasız Sinan Güler'dir. Fakat özellikle sorgulanan şey Sinan'ın sezon içinde niye bu kadar süre bulamadığı oldu. Aslında olayı sadece savunma boyutu ile ele almak doğru olmaz. Murat Didin, Sinan'ın abisi için zamanında "Hep istiyor ki potanın içine vurayım ama o şutları atmadan onu içeri bile almazlar!" demişti. Her ne kadar Sinan daha derli toplu ve abisine göre daha iyi şut atan bir oyuncu olsa da, bu genelleme onu da kapsıyor. Ne zaman ki Sinan o şutları daha çok tercih eder ve en kritiklerini atar -ki final serisinde attı- o formayı sonuna kadar sırtına geçirmeyi başaracaktır. Aslında bu iş o kadar da zor değil. Sanırım o da kendisi için bu dersi çıkarabilir. Abisiyle arasındaki en büyük fark daha olgun olması bence. Bence şut istikrarını da sağlayacaktır mutlaka...




- Türkiye'de adabıyla maç izlenmez: Final serisinin sadece beşinci maçına gittim. Fakat içeri girinceye kadar yaşananları anlatmak mümkün değil. Bundan yıllar önce Abdi İpekçi'de yaşadığımız tek kapılı rezaletler hala yaşanmaya devam ediyor. Kadın, çocuk veya yaşlı olup o kapıdan girenler bence zorlu bir krosa katılsa sırıtmazlar diye düşünüyorum. Tabi işin bir de çıkış kısmı var ki, o da ayrı bir rezillik ona hiç değinmiyorum. Bu arada sanmayalım ki yaşananlar sadece Ayhan Şahenk ile sınırlı. Altıncı maça giden Ümitcan bileti olmasına rağmen kapıdan içeri girmeyi dolaylı yoldan başarmış. İçeride yaşananları da zaten hepimiz gördük. Kısaca biz Avrupa veya uzak kıtadaki bazı maçları izleyip iç geçirmeye devam edeceğiz gibi görünüyor. Marka değeri bir hayli yükselen TBL, insanlık normları göz önüne alındığında yerlerde sürünmeye devam edecek gibi...

- Maç genelde sahada kazanılır ama bazen kafada kazanılır: Ben dahil 2-0 geriden gelip Efes Pilsen'in bu seriyi 12 bin Fenerbahçe seyiricisi önünde kazanacağına inanmazdım. Fakat maçın sahada ve önce isteyerek kazanılacağını bir kere daha gördük. Daha önceki yıllarda Atina'dan çıkan Efes Pilsen, rakibi karşısında üstüste kaybettiği maçlar sonrasında hiç olmadığı kadar stresli çıktığını hepimiz biliyoruz. Fakat aynı Efes Pilsen bu maçlara farklı çıktı. Ne o 12 bin taraftar eskisi gibi olabildi, ne de rakip Fenerbahçe gözlerinden ateşler fışkırtabildi. Efes Pilsen o kadar istedi ki bunu sanırım saha dışı moral desteğe borçlu olmaları gerek. İşte bu sebepten bazı maçlar önce kafada kazanılır!

- Psikolojik savaş bu değildir: Bu öğreti de anlayana gidiyor. Hâlâ yönetmeyi karşı tarafı kışkırtmak, hakeme ve kurumlara saldırmak olarak anlayanlar eserleri ile herhalde övünüyorlardır. Ortalık toz duman ve kimse bu pisliği temizleyemiyor. Bakalım psikolojik savaşı gerçekten ne zaman öğrenceğiz?

- Bazı lekeler çıkmaz: Serinin bir öğretisi olmayacak bu... Bu söz nice yaşantının üründür. Şu lekeyi unutturabileceğini sananlara ithaf olunur! Her yaşananın bir bedeli vardır. Bazılarından kolay sıyrılınabilir ama bu öyle bir yaşantı değildir.

21 Haziran 2009

demirel ne demek istiyor?

Beklenen açıklama resmi yayın organlarında değil, bir ödül töreninde geldi. Herkes üstüne düşen yorumu yapacaktır. Bence şu açıklama bile başlı başına bir rezalettir. Satır aralarından değil net olarak şunu çıkarıyoruz;
- Federasyon hakemini sahip çıkmıyor, tam tersine medyanın önüne atıyor.
- Federasyon başkanı üzgün olduğu için ödül törenine katılmadığını söylüyör ki bu Hürriyet gazetesinde çıkan olay yazıyı kısmen de olsa doğruluyor. Acaba olay yazının diğer kısımları da doğru olabilir mi sorusunu kendimize sormamıza neden oluyor.

20 Haziran 2009

sesimi duyan var mı?


Olaylı final serisinin üzerinden günler geçmesine rağmen federasyon cephesinden hala ciddi bir tepki verilmedi. Hatta konu ile ilgili bir toplantı yapılıp yapılmadığı bile muamma görünüyor. Eldeki yegane resmi bilgi Turgay Demirel'in Efes Pilsen'i tebrik etmek için yayınlandığı yazı. Bu yazı da aslında Efes Pilsen'i tebrik etmekten ziyade Hürriyet gazetesinde yayınlanan bir yazıyı tekzip etmek ister bir havadaydı. Yazı içerisinde olayalara değinilmiş olmasına rağmen, bu yazıda kimseyi memnun edebilecek bir duruş ne yazık ki göremiyoruz. Ne yazık ki Efes Pilsen gibi Türk basketbolunun yüz akı olmuş bir takımın oyuncularına, kenar yönetimine ve yöneticilerine yapılan bu eşi görülmemiş saldırı hala kınanmadı. Bu durum şimdiden basketbolun yüz karası olarak tarihte yerini aldı.

Aslında Turgay Demirel'i tanıyanlar bu durumu hiç yadırgamıyordur. Muhtemelen federasyon yaşanan olayları düşünmekten ziyade, kendisine karşı bir karalama kampanyası yapıldığınına inanmaktadır. Bu duruşun sonucu olarak önümüzdeki Avrupa Şampiyonası boyunca medyaya karşı mesafeli davranılabilir. Hatta elde edilebilecek bir başarı sonunda aslında Türk spor kültüründe alışık olduğumuz üzere, herkesin onlara karşı olduğu tezinin arkasına saklanılarak, duygusal bir duruş sergileme çabasına girişileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Fakat bu dakikadan sonra basketbol camiası bu gibi bir duruma prim vermeyecektir.

Federasyon daha öncede dediğim gibi benim gözümde artık meşru değildir. Fakat önce o doldurdukları koltuğa ve kendilerine saygı göstermek adına bu olayı kınamak zorundadırlar. Sonrasında ise mevcut yönetmeliklerdeki en katı cezalar, gerekirse seriyi içine alacak şekilde, geriye dönük ve hakeden herkese acımasız bir şekilde uygulanmalıdır. Son olarak ise bu işi gerçekten layıkı ile yapabileceklere teslim etmek adına derhal genel kurula gitmelidirler. Kendileri bunu unutturabileceklerine inansalar bile, basketbol kamuoyu Avrupa Şampiyonası'nda alınacak bir dereceye veya bir yıl sonraki Dünya Şampiyonası'nın Türkiye'de olacak olmasına amiyene tavırla tav olmayacaktır. Umarım oralarda hala sesimi duyan birileri vardır!

masum değiliz hiçbirimiz


Gerek fırsat olmamasından, gerek de atılan adımları görmek adına bekledim serinin son maçı ve geneli hakkında yazmak için. Son maçın sonunda olanları anlatmaya gerek yok, herkes yeterince yazdı çizdi ki tekrar gibi olacak ama burada yazılanların hepsinin altına imzamı atarım. Olayları izlerken utandım. Fakat salı gününden bu yana olanları gördükçe daha da utanıyorum. Bir kez daha sorun görmezden geliniyor ki böylece sorun olmadığı kanısına varıyorlar sanırım. Ancak sorun var. Hem de büyük bir sorun var ve bu sorunun oluşmasında herkesin parmağı var.

Maçtan sonra "Fenerbahçe Ülker bu ligde nasıl oynayacak" diye feryat eden Ergin Ataman'ın serinin başından beri masum olmadığını biliyoruz. Son maçta her faulunden sonra özür dileyip saç okşayan Kaya Peker'in de seri boyunca neler yaptığını biliyoruz. Maç sonrası taraftarları sakinleştirmeye çalışan Ali Koç'un seri boyunca neler yaptığını biliyoruz. Tahrik edildik kelimesi gerçekten çok komik kalıyor şu olaylara, özellikle serinin belki de en sakin maçı sonrası.

Her iki ekibin de yönetimi, oyuncuları, teknik ekibi ve Fenerbahçe Ülker taraftarı tüm bu olaylardan sorumludur. Doğal olarak Fenerbahçe Ülker daha da sorumludur ve umarım alabilecekleri en yüksek cezayı alırlar. Ancak bu filmin baş sorumlusu yönetmenidir. Kriz ancak bu kadar kötü yönetilebilirdi sanırım. Gerçi ortada yönetilen pek bir şey yoktu. 5. maçın sonundaki olaylar iyi okunabilse son maçta böyle şeyler olmayabilirdi ama verilen kararlara bakılırsa federasyona göre 5. maçta Rasim'in masa tekmelemesi dışında hiçbir şey olmamıştı. Seri boyunca her maç bir adım öteye ilerleyen gerginlik de bir türlü engellenmeyince çığ olup basketbol dünyasının üzerine çöktü.

Bundan ders alması gereken federasyondan hâlâ net bir açıklama yok. Muhtemelen Türkiye'deki balık hafızalıktan faydalanıp sessiz kalarak unutturmaya çalışıyorlar. Sonrasında da serinin son maçı öncesi olduğu gibi göstermelik cezalar açıklanacak ve görevimizi yaptık diyecekler. Ancak ortada büyük bir utanç lekesi kalacak ve bu leke de temizlenmediği sürece daha da yayılacak.

18 Haziran 2009

federasyon hâlâ sessiz!

Maç üzerinden bir güne yakın bir süre geçmesine rağmen federasyon olayları görmemekte direniyor. İşin enteresanı federsayona demeç veren hiç kimse bir olaydan veya tatsızlıktan bahsetmiyor. Muhtemelen federasyon yönetim kurulu toplanmayacak, muhtemelen ceza kurulunun toplanmasına ihtiyaç duyulmayacaktır! Aşağıdaki linkler maç sonrasında Fenerbahçeli oyuncuların görüşlerine ait;

Link 1

Efes Pilsen'de şampiyonluk sevinci ve verilen demeçler;


Görüldüğü üzere her şey güllük gülistanlık. İşimize bakalım biz değil mi? Oyuncular şikayet etmiyor, Efes Pilsen cephesi mutlu!

Böyle bir şeyi hayatımda bir daha göreceğimi hic ama hiç sanmıyorum!

ve yeniden efes!


Aslında bir maçın olaylarının böyle önce geçmesi pek istenilen bir durum değildir. Kendi adıma öncelikle maçın hakkını vermek isterdim. Ağırlıklı olarak duygusal olsa da maç yazısından ziyade olaylara değinmek durumunda kaldım. Sıra maça değinmeye ve kazananın hakkını vermeye geldi.

Aslında Fenerbahçe maça skor bulma anlamında iyi başlamıştı. Solomon ve Mirsad’ın iyi oyunu, önceki yıllardan alıştığımız zorlama dış şutlara dayalı oyun Fenerbahçe’ye belli bir rahatlıkla maçı önde götürme şansı tanımış gibi göründü. İkinci periyotta Efes Pilsen oyuncu değişiklikleri, oynadıkları yalın ve ikili oyuna dayalı güzel setler ile öne çıkmaya başladı. Hatta bir ara kim ikili oyun denese Kaya pota altında bomboş bir şekilde potayla baş başa kalıyordu. Bu ikili oyunlara doğru bir pas trafiği eklendiğinde Efes Pilsen’in lehine fark bir ara 11 sayıya kadar çıktı. Bu süreçte Tanjevic’in -çok kez karşılaştığımız üzere- oyunu izlemesi ve mola almaması artık bizi şaşırtmadı. Bu arada aynı Kaya Peker’in kendi potasına iki kere temas ederek rakibe ucuz sayılar vermesi de gözlerden kaçmadı. Efes Pilsen'de takımı adına hataları yapan Kaya iken, Fenerbahçe taraftarı da kendi takımını oyundan düşürmek adına Semih serbest atış kullanırken sahaya yabancı maddeler atmakla meşguldü. Böyle bir davranışın takımına yarayacağını düşünmüş olmalılar herhalde! Keza (Semih pek iyi bir serbest atıcı olmasa da) 2 serbest atışın girmemesi ve Fenerbahçe'nin belki de oyundan soğuması ile sonuçlandı bu sahneler. O dakikadan sonra Efes Pilsen rüzgârı arkasına aldı gördüğüm kadarıyla...

Bu periyodun bir diğer kritik unsuru Efes Pilsen’in dönem dönem denediği tam saha baskılardı. Bu baskılar Fenerbahçe top kayıplarına sebep oldu. Efes Pilsen ise ilk yarının son iki dakikasına kadar top kaybı bile yapmadı. Ve yine vurgu yapmak gerekiyor ki, Efes Pilsen’in oynadığı basit oyun yapılan az top kayıplarının en önemli sebebiydi. İlk yarıda göze çarpan bir diğer nokta da Sinan ve Shumpert’ın girişiyle Efes Pilsen’in oyun renginin tam anlamıyla değişmesiydi. Ayrıca seri başından beri ilk kez Kerem ve Ender aynı anda verimli bir oyun sergiliyordu.

İkinci yarıya Fenerbahçe daha istekli ve sert savunma yaprak başladı. Mrsic’in seri boyunca kritik dakikalarda yaptığı katkılara bir yenisini ekleyince Fenerbahçe tekrar oyunda eşitliği sağladı. Bu süreçte Fenerbahçe’nin en önemli hücum silâhı her zamanki gibi üç sayılık atışlardı. Ergin Ataman bu sırada aynı ilk yarıda Tanjevic'in yaptığı gibi, mola almayı unuttu. Fakat daha önceki maçlarda dediğim gibi melekler Ataman’ı korudu ve Efes oyunu önde götürmeyi başardı. Bu periyotta Kakiouzis öyle kritik anlarda sayılar buldu ki, kırılma noktalarında oyunu çeviren kişi oldu diyebiliriz.

Son periyotta Efes Pilsen mümkün olduğu kadar tempoyu düşürüp, savunmayı sertleştirme fikrine sahipti. Aslında bu taktiğinde ilk anlarda başarılı da oldu. Fakat son periyotları çok iyi oynayan Emir Preldziç öyle bir günündeydi ki, takımını olmaz denilebilecek oyunlarla öne geçirmeyi başardı. Bu noktadan sonra Efes Pilsen kontrollü oyununa devam edip, paniğe kapılmadan, mücadele ederek maçı kazanmayı bildi. Oyunun son bölümünde Fenerbahçe çok kötü ve doğaçlama bir oyun sergiledi. Eli sıcak olan Preldziç, savunmanın katkısıyla olsa da unutuldu. Çoğu kritik topu en son kullanabilecek kişi olan Devin Smith kullanınca Efes Pilsen zor olanı başarıp 2-0 geriden gelerek, durumu 4-2 yaparak şampiyon olmayı başardı.

Aslında gönül isterdi ki bu dakikadan sonra sevinç ve mutluluk sahnelerini konuşalım. Hatta Fenerbahçe oyuncularının ve yöneticilerinin can-ı gönülden rakiplerini kutladığı hoş sahneleri burada tasvir etmek de isterdim. Ne yazık ki fanatizmi hayatımızın her yerine sokabilen zevatlar, hayatımızın bu en zevkli temaşa aracını da bir şekilde kirletmeyi başardılar. Bu üstün başarıyı(!) gösteren Fenerbahçe veya Efes Pilsen camiası ayırmadan kim varsa tebrik ediyorum!

Şampiyon Efes Pilsen’i de can-ı gönülden tebrik ediyorum. Aslında ben dahil birçok kişi 2-0’dan sonra geri dönemeyeceklerini düşünüyordu. Fakat maçlar sahada kazanılıyor. Efes Pilsen ilk 2 maçı kaybetmesine rağmen kazanmayı çok istemişti. Ve özellikle ikinci maç sonrasında kazanmaya daha inanan, organize olmuş ve modern basketbolun tüm gereklerini yerine getirir haldeydiler. Bunun karşılığını da hak ettikleri şampiyonluğu alarak taçlandırdılar. Yaşananlar çirkin olsa da 13. şampiyonluk bence Efes Pilsen’e yakıştı.

sizler “hâlâ” seyirci misiniz?

Kahretsin, kahretsin yine kahretsin. Ekran başına final serisinin 6. maçını izlemek için geçtiğimde Abdi İpekçi'nin atmosferi gerçekten çok güzeldi. O anda aklıma "eğer maçı Efes alırsa bu güzellik yine devam eder mi? 5. maçın gerilimi buraya yansır mı?" soruları geldi. Aklıma gelen oldu ama yaşanan olaylar tahminim ötesindeydi. Bu nasıl bir taraftarlık? Sahaya girip rakip oyunculara saldırma hakkın nereden geliyor? Bizler nasıl insanlar olduk? Taraftarlığımız, insanlığımızın önüne geçmiş, hatta yok etmiş. Lakers şampiyonluğunu nerede kazanmıştı? Orlando'nun sahasıydı di mi? Şampiyon, şampiyonluğunu yaşayamadan soyunma odasının yolunu tutmak zorunda kalmış mıydı? Bir şampiyon hakettiği şekilde onore edilemedi... Keza aynı şekilde finaldeki rakibi de.

Seriye basketbol açısından bakarsak, iki tarafında hakettiği bir eşleşme oldu. Böylesi güzel bir seri yaşattıkları için kazanana da, kaybedene de teşekkür etmek gerek, gerekirdi. Bunu gösteremeyen kişiler ne taraftardır, ne de birer insan. İzlerken sinirimden ağlayacaktım. Nasıl bir duygudur bu yahu? Kazananı alkışlamamak, kaybetmenin de oyunun bir parçası olduğunu bilmemek.

*Seyirci bu şovun bir parçası ancak böylesi değil. Kulübü sorumlu tutmadan seyirciye verilebilecek bir ceza türü var mıdır?

federasyon ne iş yapar?



Dün akşam yaşanan çirkinliğin üzerimdeki etkisi hala sürüyor. Kolay bir durum değil sonuçta, basketbolun zirvesi olarak değerelndirilen bir seri sonunda yaşanan olayları kabullenebilmek imkansız. Sonucunda ülkede spor kültürü oluşması bekleyen ben gibilerin umutsuzluğa düşmesi de gayet doğal. Fakat bazı şeyler hiç açıklanabilir durmuyor.

Dünyanın neresinde yaşanırsa yaşansın bu tip bir olayı herkes tarafından çok büyük tepki toplar . Ve olayın ardından kurumlar yaşananları kınayan bildiriler yayınlar. Şu ana kadar medya da birçok kişinin olayı kınayan demeçlerini gördük. Fakat basketbolun zirvesi Türkiye Basketbol Federasyonu yaşanları ilk kınayan olması gerekerken ve belki sabaha kadar konu ile ilgili toplantılar yapması gerekirken kınamak bir yana olayları görmedi bile! Evet gerçekten garip bir durum. Türkiye Basketbol Federasyonu'nun sitesinde olaylara ilişkin bir kınama yazısı bir yana olayların olduğuna dair bir emare bile yok. Maç kritiği sadece sportif olaylarla sınırlı... Sadece kritik değil, aynı yazıdaki fotoğraflar arasında maç sonunda yaşanan arbede ile alakalı hiçbir görsel mevcut değil!

Gelişmeleri izlemeye devam edeceğim. En çok merak ettiğim şey bu ülkenin basketbol federasyonunun ne zaman kurumuna-kendisine demiyorum- yakışır bir tepki ortaya koyacağıdır.

17 Haziran 2009

şampiyonluk ve çirkinlik!

Açıkcası maçı detaylı bir şekilde yazmak istiyordum ama ne yazık ki içimden gelmiyor. Maçı detaylı bir şekilde yazabilmek adına bazı notlar aldım. Ve bu notların son kısmını buraya paste etmek istiyorum sadece. Su an ki ruh halimi daha iyi yansıtacak başka birşey olamaz herhalde!

....

- son periyotlarda çok iyi maçlar çıkaran emir preldziç'in önce kritik bir asisti ve sonrasinda basketleri fenerbahçe'yi öne geçirdi(71-69).
- charles smith ve kaya'nin cok kritik basketleri ile efes'i one gecti. 76 - 72
- emir unutuldu, efes maci onde goturuyor. fenerbahçe zorluyor ve yine zorlama atislar yapıyor.
- fener deniyor olmuyor, efes sampiyon ve cirkinlikler. basketboldan soguttunuz be. allah belanızı versin!

dipnot: Bu arada 2-0 geriye düşen ve geriye döneceğine dair bir ihtimal vermediğim Efes Pilsen camiasını gönülden tebrik ediyorum. Yaşanan çirkinlikler o kadar moral bozdu ki, bir tebrik bile aklımızın ucundan geçemedi.

nerede bu devlet nerede bu tbf?


Türk basketbol tarihinin en sert, en tansiyonu yüksek final serisine tanıklık ediyoruz. Belki de gerçekten torunlarımıza anlatacağımız nitelikte bir seri... Ama tabii ki bu tür ortamlarda artık bizim için "el clásico" olan, ortalığı daha da geren açıklamalar birbirini de izlemeye devam etti ve ediyor. Seri öncesi yaşanan bilet polemiğinin ardından Nedim Karakaş, Ergin Ataman, Bogdan Tanjevic, Murat Özaydınlı, Mahmut Uslu, Semih Özsoy rakip takımı, Türkiye Basketbol Federasyonu'nu ve hakemleri ağır dille eleştiren söylemlerde bulunuyor.

Sonuç: bir basketbol final serisinde alışık olmadığımız kadar gerildi ortam... Hadi bunlar da oldu diyelim (dememek en iyisi aslında) ama bugüne kadar neden Türkiye Basketbol Federasyonu'ndan bir yetkili çıkıp tarafları sağduyuya çağırmadı? Onu yapmasa bile Federasyon resmi internet sitesinden neden yazılı bir açıklama yapılmadı, ajanslara geçilmedi? Merkez Hakem Kurulu neden önce Efes Pilsen, sonra Fenerbahçe Ülker'in eleştirdiği hakemlerini korumadı? Bir çok tartışmayı beraberinde getiren 5. maçın ardından otoriteler sayfalarca yazdı kural doğru diye. Neden aynısını federasyondan bir kişi çıkıp izah etmedi?

Durum böyle olunca da, iş çığırından çıktı, taraftar forumlarından korkutucu yorumlar, çağrılar yapılıyor. Umarım planlanan eylemler sadece forumlarda kalır ve seri olaysız biter...

16 Haziran 2009

anlayan beri gelsin!


Olaylı Efes Pilsen - Fenerbahçe Ülker 5. maçı sonrası beklediğimiz cezalar açıklandı. Rasim altı maç ceza almış. Fenerbahçe Ülker ise 12500 TL gibi bir meblağ ceza ödemeye mahkum edilmiş. Saha kapatma veya seyircisiz oynama cezası da yok.

Bu cezalardan önce 4. maç sırasında ve sonrasında yaşananlar ilgili bir karar görmediğimi öncelikle belirteyim. Bu maç ile ilgili saha kapatma cezası olmaması aslında beni çok şaşırtmıyor. Sonuçta biletleri satışa çıkmış bir maç için saha kapatmak hem makul değil, hem de bu federasyon kurumlarının bugüne kadar verebildiği bir ceza değil. Fakat cezaların sadece Rasim ve Fenerbahçe kulübü ile sınırlı kalması hiçbir şekilde açıklanabilir bir durum değildir. Eğer ki cezayı veren kurul önümüzdeki müsabakalar ve sezonlar için aynı standardı sağlayamazsa her olaylı maç sonrasında ve verilen her ceza sonucunda kötü şekilde anılmaya devam edecektir.

Aslında bu verilen ve verilmeyen cezalar ne manaya geliyor? Acaba Disiplin Kurulu; "Hakem hata yapmıştır ama biz de bu hataya ortak olup ceza alması gerekenleri cezalandırmıyoruz!" demek mi istiyor? Veya "Tanjevic milli takım koçu, ona ceza vermeye gücümüz yetmez!" demek mi istiyor? Nereden bakarsak bakalım, cevabını asla alamayacağımız ve kesinlikle tahkim denen bir müessese varsa işletilmesi gereken cezalar bunlar. Kaya, Mirsad, Tanjevic, X veya Y kim ceza alması gerekiyorsa hak ettiği cezayı almak zorunda ki bu pis kokuların arkası kesilsin. Öyle cezalar verilsin ki önceki yıllarda başkalarının aldığı cezalar ile kıyaslandığında "kurul doğru yapmış" denilebilsin. Eğer federasyonun kurulları bu işi yapamıyorsa da derhal istifa etsin. Elbet ki camia da bu işi layığıyla yapabilecek birileri bulunacaktır.

Kendi adıma serinin gerginliği dahil birçok şeyden rahatsızım. Dördüncü maç sonunda çıkan olaylar ve yönetici açıklamaları ilgili bir ceza görmediğim şu ortamda(ki daha önceki maçlarda Ataman'ın Tanjevic için söyledikleri de bence cezayı hakedecek şeyler), bu verilen cezaları gördükten sonra artık şu camia için üzülmek dışında elimden birşey gelmiyor. Umarım birileri "sıvamak" yerine bu çirkinliği "temizlemek" gerektiğini tez zamanda anlayabilir!

15 Haziran 2009

yorum farkı

Final serisinde basketbol kalitesi çok üst düzey olmasa da, mücadele düzeyi ve heyecan gittikçe artıyor. Bu son maçta en üst seviyeye çıkan şey ise gerginlik oldu. Maç içerisindeki mücadeleyi ve koçların karşılıklı hamlelerini izlemek keyif verici. Ancak sondaki olaylar yakışmadı.

Fenerbahçe Ülker'li oyuncuların itirazlarını ve tepkilerini vandal bir biçimde göstermeleri çok çirkindi. Bunları tasvip etmek mümkün değil. Özellikle Rasim Başak'ın bu takımda yeri olmadığını bir kez daha kanıtladı bu maç. Taraftarların en ufak olayda 'tahrik olduk' bahanesine sığınıp sahayıp şişeye boğmaları akıl alır gibi değil.

Maçla ilgili yazıları Kerem ve Muyu gayet güzel şekilde yazmışlar, onlara eklenecek fazlaca bir şey yok. Benim yazmak istediğim konu maçın kaderini çizen ve olayların fitilini ateşleyen pozsiyon hakkında. Öncelikle pozisyon net olarak faul, o su götürmez. Ayrıca yukarıda da dediğim gibi sonrasında gelişen olayların hiçbir şekilde mantıklı açıklaması yok ve umarım bu olaylara karışan herkes alabileceği en büyük cezaları alır. Pozisyon için Nur Germen "top oyuna girmeden yapılan tüm fauller sportmenlik dışı olur" dediğinde şaşırdım çünkü bu kuralın bu kadar katı olması garip geldi.

FIBA'nın sitesinde kurallara baktığımda ise bu kuralın Nur Germen'in dediği gibi olduğunu gördüm.

STATEMENT

When the ball is out-of-bounds for a throw-in and is still in the hands of the official or is already at the disposal of the thrower-in and at that moment a defensive player on the court causes contact with a player of the team of the thrower-in also on the court and the foul is called, this shall be judged as unsportsmanlike.

Ancak bu kuralın hemen altındaki örnek kuralın açılımını biraz daha iyi gösteriyor.

Example 1:A4 has the ball in his hands or at his disposal for a throw-in when B5 causes contact with A5 and a foul is called on B5.

Interpretation: Because B5 is obviously not making any effort to play the ball and an unsportsmanlike advantage is gained by not allowing the game clock to restart. An unsportsmanlike foul must be called without a warning being given.

Örnekteki faulun sportmenlik dışı olarak çalınmasının açıklamasında faulu yapan oyuncunun bundan sportmenliğe aykırı bir avantaj elde etmesi. Ancak bu maçtaki pozisyonda öyle bir durum olduğunu düşünmüyorum. Fatih Söylemezoğlu bu yorum hakkını kullanarak pozisyonu normal faul olarak değerlendirebilirdi -ki bence iyi hakemlik bu yorumları yapabilmeyi gerektirir- ancak o kuralcılıktan yana davrandı ve sportmenlik dışı faul çaldı.

Son olarak taraftarlar, yöneticiler, Mirsad, Rasim ve Kaya. Bu hareketleriniz spora hiç yakışmıyor.

14 Haziran 2009

heyecanın dozu artıyor!



Bundan önceki 4 maçı yerinden izleyememiş biri olarak bu maçların yarattığı heyecan ile arkadaşım Serdar ile Ayhan Şahenk Spor Salonu yollarına düşmüştük. Fakat salona gittiğimizde durumun pek iç açıcı olmadığını gördüm. Bora Hun Paçun bile salona girerken baya bir ciddi sıkıntı çekiyordu önümüzde... Bizim yaşadıklarımızı ise anlatmaya kelime bulmak pek mümkün değil. Elinde çocukları ile ezilme tehlikesi geçirenler mi istersiniz, arada sıkışan bayanlar mı, kısaca çirkinliğin haddi hesabı yoktu. İsmail sağolsun, en sonuda içeriye girmeyi başardık ama bir mesaiye eş yorgunluk yaşadık diyebiliriz. Abdi İpekçi'nin tek kapılı çıkışları ve girişlerinde bile böyle bir şey yaşamamıştım. Sanırım Efes Pilsen eğer bu salonda oynayacaksa bu olaya bir çözüm araması gerekir.

Seri başlayalı 5 maç olmasına rağmen henüz hiçbir maçta kopma olmadı. Oynanan oyunun kalitesi için iyiye yakın terimini kullansak da, heyecan dozajı icin rahatlıkla en üst seviyede diyebiliriz. Bu maçta çok farklı olmadı. Her ne kadar tatsız bir sonla bitmiş olsa da tüm maçlar birbirine benzer karakterler gösterdi. Bu karakterlerden en neti son periyotlarda kenar yönetimlerin alışık olmadığımız tercihleri olsa gerek. Maçın bitimine 27 saniye gibi bir süre varken, 2 sayı farklı önde olan Ergin Ataman'ın faul yapma tercihi hayli ilginçti -Kısaca, bu noktada Kerem'den farklı düşünüyorum-. Bunu ilk kez sergilemiyor kendisi... Fakat hakkını vermek gerekir ki, sanki onu melekler koruyor.

Maç sonuna değinmeyeceğim çünkü olayı izlemeyip acelemizden dolayı otopark yolunu tuttuk. Fakat Ömer Onan gibi bir oyuncunun kuralı bilmediğine inanmak istemesem de, camiayı az çok tanıyan biri olarak öyle olması durumunda da pek yadırgamayacağım bir durum olduğunu belirteyim. Fakat Fenerbahçe'nin itirazları bu karar ile ilgiliyse anlamak pek mümkün görünmüyor. Muhtemelen açıklamalarını baya fevri bir şekilde yapacaklardır.

Sinan Güler için de ayrı bir paragraf açmak gerekiyor. Her ne kadar bu serinin imzası haline gelmiş olan maç sonunda kritik oyuncuların kenarda unutulması modasının son kurbanı olsa da, bu gece son derece etkileyici bir performans sergiledi. Eğer bugün sergilediği dış şut performansını oyununa eklerse onu farklı bir şekilde anmaya başlayacağımızın resmidir bu.

Aslında böyle olaylar serinin akışını tersine çevirebilecek durumlardır. Hatta çoğu zaman bilinçli olarak bile gerginlik yaratılabilir bu tür serilerde. Fakat Efes Pilsen'in bu şampiyonluğu ciddi manada istediğini, hatta Fenerbahçe'ye göre bunu daha çok gösteren takım olduğunu söyleyebiliriz. Bakalım serinin geri kalanında neler daha göreceğiz?

efes bir adım önde


Maçın ilk yarısında daha dengeli, hücumda çok daha fazla top çevirip doğru şutu bulmaya çalışan taraf Efes Pilsen'di. Kaya'nın, serinin geri kalan maçlarındakinden daha cesurca direk çembere giden hücumlarıyla pota altından kolay sayılar buldu Efes. Bu sayede farkı ilk çeyrek sonunda farkı 12 sayıya kadar çıkarsalar da ribaund konusundaki zaafları ve kolay faullerle Fenerbahçe'nin skorda kendilerini yakalamalarına yardımcı oldular. Fenerbahçe'nin ilk yarı boyunca topu çember altına indirememesi oyunun gidişatını Efes Pilsen'in yönlendirmesinde büyük etkendi. İki taraf adına da kaçan serbest atışlar ilk yarı sonunda skorun başa baş gelmesinin sebeplerinden biriydi.

İkinci yarı basit top kayıplarıyla başladı ama geriden gelmenin enerjisiyle, Solomon-Oğuz Savaş ikilisiyle rakibini yakalayan Fenerbahçe 42-41'lik skorla maçta ilk kez öne geçti ama bu bölümde belki de serinin en kritik adamı olan Sinan Güler önce savunmada Solomon'u sindirip sonra da hücumda kiritik bir üçlük ve bir tane inanılmaz tip-basketle Efes'in maça tutunmasını sağlayan isim oldu. Shumpert'ın sayılarıyla 4. çeyrek başında fark tekrar 7 sayıya çıksa da Mirsad'ın aklımda kalan en az 3 tane çok zor basketiyle Fenerbahçe bir kez daha skora ortak olmayı başardı.

Maçın son 26 saniyesine Efes 2 sayı farkla önde girdi ve bu anda Ergin Ataman cesur bir karar alıp top Fenerbahçe'deyken Ömer Onan'a faul yapıldı. Bunun, Ergin Ataman'ın tüm seri boyunca yaptığı nadir doğru kararlardan biri olduğunu düşünüyorum. Ömer'in başarılı faulleriyle son 15 saniyeye berabere girildi ve plan Ergin Ataman'ın "en azından top elimizde olsun, en azından yenilmeyelim" stratejisi üzerinden işlemeye çalışıyordu. Çalışıyordu diyorum çünkü Efes topu köşeye sıkıştırarak top kaybı yapmanın eşiğinden döndü. Topu köşeden oyuna sokan (bu sezon NBA ve BBL'de ne kadar çok değerli oldu bu topu oyuna yandan sokmalar) Efes Pilsen 5 saniye ihlali yapmak üzereyken Ömer Onan'ın çok gereksiz faulüyle ayrı bir paradoyi daha izlemeye başladık. Maçın en kritik anında yeni kurallardan birini daha yaşamış olduk. Top henüz oyuna
girmeden Ömer, Smith'e faul yaptığı için sportmenlik dışı faul kararı çıktı ve işlerde bu andan sonra çığrından çıkmaya başladı. Böyle kritik bir hatanın üstüne hakemlere kontrolsüz itirazda bulunan Fenerbahçe cephesi o saniyeden sonra zaten az olan kazanma şansını da tamamıyla kaybetmiş oldu ve Efes serinin ilk ev sahibi galibiyetine imza atmış oldu.

Sahadaki oyunculardan bazılarının itirazlarını da anlayışla karşılamak isterim ama sezon boyunca yaptığı hiç bir şeyi anlayamadığım Rasim'in gidipte masa hakemlerinin bulunduğu masayı gözü dönmüş sapıklar gibi tekmelemesinin hiç bir açıklaması olamaz bana göre. Referanslarından dolayı biraz abartacağım ama bu hareketinden sonra 1 yıl bile ceza alsa kolay kolay akıllanabileceğini sanmıyorum.

Seri boyunca teknik faul düdüklerinin, Efes cephesinden Kaya ve Kasun'a, Fenerbahçe cephesinde ise Mirsad, Semih, Solomon ve Rasim'e çalınamayışının! bu kritik maçın son saniyelerine sıkıştırılmaya çalışılması da hakemlerin bir kez daha maçın önüne geçmesinde etkili oldu. Serinin önceki maçlarında her pozisyonda hakemi Allah'a haval edenler ve rakibi kendisine ters bir hareket yapsın diye ortamı bilerek gerenlere gereken düdükler çalınmış olsaydı kimsenin bu kadar gerileceğini düşünmüyorum.

Sırtı dönük oyun anlamında belki de maçın en etkili ismi olan Oğuz'u yeteri kadar kullanamayan Tanjevic'e de burdan selam olsun.

Ömer Aşık son 2 sezondur açık ara en favori sporcum. Yaşadığı şanssız sakatlık sonrasıda beklediğimden de hazır dönmüş olması çok sevindirici ama tüm yeteneklerine ihanet eden o serbest atışlarını geliştirmesi şart. Attığı air-ball ve her çizgiye gelişinde kendine olan güvensizliği çalışma azmiyle buralara kadar gelen Ömer'e hiç yakışmıyor bence.

Yazıyı da Melih Gümüşbıçak'ın 3. çeyrek sonunda ki harika yorumuyla bitirelim.

"Green şuuuut girmiyor, ayak çizgide; girse de girmiyor"

11 Haziran 2009

yenilgiyi hazmetmek!



Taraftar olmak herşeyden önce rakibe saygı duymakla başlar. Bugün sahaya o yabancı maddeleri atanların taraftar olmak bir yana insan olmakla alakası olduğunu düşünmüyorum. Çok önemli bir sahne vardı o dakikalarda. Devin Smith top almak isteyen rakibine baskı yaparken ıslak zeminin azizliğine uğrayıp düştü. Şükür ki ciddi bir sakatlık geçirmedi ama geçireceği bir sakatlığı Fenerbahçeli olduğunu idda eden o kişiler nasıl karşılardı çok merak ediyorum. Acaba ne zaman kazanan bir rakibin sevincine tahammül göstereceğiz veya içimizden gelerek -takımımıza tepki göstermek için değil- rakibi ne zaman alkışlayacağız! Bu sahneler ülkemizde çok uzak hayaller mi ?

Maçın tamamını izleyememiş biri olarak izlediğim bölümden ziyade yanılgılarımı yazmak istiyorum. Açıkası Efes Pilsen'in şütor 4 numara sisteminin tutmayacağına inanıyordum, yanıldım! Efes Pilsen'in maçı geride götürürse Abdi İpekçi'de maç alacağına inanıyordum, yanıldım! İlk 2 maçtan sonra Ergin Ataman'ın takıma birşey veremeyeceğine inanıyordum, yanıldım! Efes Pilsen kaybedilen 2 maçtan sonra önceki yıllarda tutunamadığı Abdi İpekçi'de onur mücadelesi veriyor. Sadece bu senenin değil, artık eski Efes Pilsen eski Efes Pilsen değil diyenlere inat bu mücadeleyi yapıyor! Bakalım son yıllarda rüzgarı arkasına alan Fenerbahçe mi, yoksa bu sene ligde iyi bir sezon geçirmesine rağmen Avrupa'da berbat bir sezon geçiren Efes Pilsen mi kupaya uzanacak!

Ek: Bir maç süren suskunlukta bitti. Yazık diyorum sadece... Şu yazacaklarımın Fenerbahçe veya Efes Pilsen ile alakası yok. Mahmut Uslu taraftarının onca rezilliğine rağmen hala sadece hakeme laf ediyor! İlk paragrafa ek olarak sormak istiyorm. Ne zaman bu tip ucuz yöneticilik devri sona erecek? Acaba ben görebilecek miyim ?

i.t.ü. yeniden deneyecek


Türk basketbolunun en köklü camialarından bir tanesi olan İstanbul Teknik Üniversitesi pes etmiyor. Geçtiğimiz sezon ciddi bir yatırım yaparak kadrosunu yıldız oyuncu İbrahim Kutluay ile güçlendiren ancak buna rağmen Beko Basketbol Ligi'ne çıkma şansını play-off'larda yitiren bordo-beyazlılar bu yıl daha da hırslı geleceğe benziyor. Gelen söylentilere göre İTÜ, bu defa Ülker grubu ile sponsorluk anlaşması görüşüyor ve gelinen nokta da imza aşaması. Konuşulanlar İTÜ'nün 2 milyon doların üzerinde bir bütçeyle yola çıkacağı ve bu defa işini şansa bırakmayacağı yönünde. Tabii takım antrenörlüğü için de bir çok isim gündemde, şimdilik oralara girmeyelim ama Beko Basketbol Ligi'nin öylesi köklü, geleneğe sahip ve aynı zamanda da renkli bir camiaya ihtiyaç duyduğu aşikar.

Zamanında Kemal Erdenay, Necati Güler, Zeki Tosun'larla Türkiye Basketbol Ligi'nde fırtına gibi esen İTÜ, Ayazağa'da "üniversite" takımı kimliğiyle yeniden lige heyecan katabilir. Ancak bir yandan da biraz daha kurumsallaşması gerek.

yaş 39, iş bitmemiş!



Damir Mrsiç, belkide bu parkelerin gördüğü en profesyonel sporculardan biri. Yaşı 39, Fenerbahçe Ülker formasıyla 2 defa şampiyonluk yaşamış, deneyimli oyuncu bu seride bir çok gence çok önemli örnek oldu. Sadece bir köşede bekleyip, bir perdeden çıkıp 3'lük atsa ona kim ne diyebilir? Ligin belki de en iyi şutörü. Ama kendisi "o" kupayı bir kez daha kaldırmak istediğini gösterdiği performansla kanıtladı. Özellikle ilk iki maçta Ömer Onan'la birlikte Charles Smith'e yaptığı savunmayla ABD'li oyuncuyu sahadan silen Damir, 2. maçın son saniyesinde kaydettiği 3 sayılık basketle de güzel bir yemeğin tatlısını sundu. Her ne kadar inatla devam etse de kariyerinin artık son demlerini yaşayan Mrsiç, bu seride kendisine duyulan saygının çok daha fazlasını hak ettiğini ispatladı.