EuroBasket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EuroBasket etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2009

sağlık olsun!

Şu maç öncesinde herkesin bildiğim bir şey vardı. Bu çocuklar maçı kaybetse bile ellerinden geleni yapacaklardı. Zira öyle de oldu. Rakip bu kadar iyi dış şut atarken, 19 sayı farkla öne çıkmasına rağmen asla geri adım atmadılar. Yediğimiz 13 üç sayılık atışa rağmen onları maç sonunda yakalayabilmek ve hatta kazanacak şansı bulmak bile bu turnuvada bizi önceki yıllara göre farklı kılan durum olarak karşımıza çıkıyor.

Aslına bakılırsa turnuvanın diğer maçlarına nazaran inişli çıkışlı bir performans gösterdik bu maçta. İlk olarak savunmada çok kötü başladık maça. Fakat ikinci periyotta bir ara o kadar sert hale geldi ki savunma, Slovenya pota göremez oldu. Eğer üçüncü periyotta inişli çıkışlı bir performans yerine dengeli bir oyun ortaya koysaydık burada 6-0 yapmanın mutluluğunu yaşıyor olacaktık.

Bundan önceki maçlarda yaptıkları ile hakkını vermemiz gereken Tanjevic bence büyük hatalara ve özellikle rotasyon yanlışlarına imza attı. Özellikle çeyrek final maçı sonrasında saçma statü sonrası takvimin sıkışacak olmasına rağmen Ersan, Ömer ve Hidayet'i 3o dakika üzerinde oyunda tutmak büyük bir riskti. Rotasyonu önceki maçlara nazaran daha kısıtlı tutmak, Lakovic üzerindeki savunma çok kötü yapılırken bile Sinan'ı denememek kolay açıklanabilecek bir durum değildir. Bunun yanında son topta Ender o kadar içeriye girdikten sonra soğuk oyuncu üzerinden 3 sayı atarak maçı kazanmak gibi bir tercihin doğruluğunu-ki elenme veya devam etme maçı olsaydı tercih bu mu olurdu acaba?- her ortamda tartışırım. Fakat herkesin olduğu gibi onunda hata yapma şansı olduğunu da biliyorum.

Bundan sonra artık maçları tek tek düşünme zamanıdır. Öncelikle hedef maçımız Yunanistan. Bana kalırsa özellikle sertlik ve pota altı hakimiyetimizle rakibi yenebilecek güçteyiz. Eğer bu artılar iyi değerlendirilip, özellikle savunmada alternatifler doğru değerlendirilirse bence düşündüğümüzden kolay bir maç bile olabilir. Umuyorum ki herşey istediğimiz gibi olur.

Son olarak şu saçma fikstüre değinmek gerekiyor. Bugün maç yapmış olan İspanya ve Sırbistan yarın farklı bir şehirde yine sahada olacak. Kısaca tüm finallerin aralıksız 17-18-19 ve 20 Eylül tarihlerine neden sıkıştırılmış anlamakta zorlanıyorum. Bazı maçlar arasında sadece 14-15 saat olduğunu görünce şaşırmamak elde değil. Bundan sonrasında sadece doğru setleri çizmek, doğru beşi bulmak, doğru oyuncuları değiştirmek değil, oyuncularını aktif bir şekilde dinlendirmekte önem kazanacak gibi görünüyor.

15 Eylül 2009

beş sıfır


Aslında uzatmanın skorunu vurgulamak için böyle bir başlık atmıştım ama turnuvadaki galibiyet-mağlubiyet oranımızı da açıkladığından mütevellit, gayet münasip oldu.

Sırbistan maçı öncesinde bizim turnuvada en çok ön plana çıkan mücadelemizin aynı şekilde karşılık bulacağından şüphesi olan yok gibiydi. Bir-iki Sırp maçı izleyen herkes bu "tıfıl"ların en az "12 Dev Adam" kadar mücadele edeceğini tahmin ediyordu zaten. Bu arada, maçtan notlara geçmeden eklemek gerek, tıfıl dediğimiz bu çocukların hepsi yıllardır Euroleague ya da ULEB Cup'ta bir şekilde forma giyiyorlar. Mesela o tıfıllardan Milenko Tepiç üç senedir Euroleague'de 61 maçta ortalama 20 dakikanın üzerinde süre almış. Keza Tripkoviç 16 yaşından bu yana Euroleague'de oynuyor. Teodosiç desen 17 yaşında ULEB Cup'ta sahne almış, iki sezondur Olimpiakos'ta. Bir Veliçkoviç var ilk Euroleague deneyimini 19 yaşında yaşayan. O da Avrupa'da geçtiğimiz sezonun yükselen yıldızı seçildi. Yani "gençler" topluluğu Sırbistan kadrosuyla aramızdaki tecrübe farkı, aradaki yaş farkıyla doğru orantıda değildi ezberlerin aksine.

Maça dönersek, ilk çeyrekte Teodosiç top oynamaya geldiğini gösterdi. Bogdan Tanjeviç önce Kerem, sonra Ömer, sonra da alan savunmasını denedi onu durdurmak için, ama başarılı olamadı. Hücumda da Ersan biraz sahne alınca, ilk çeyrek dengede gitti. Dengeyi Semih'in çeyreğin son saniyesindeki basketi bozdu ki o basket masa tenisinde olsa, rakipten özür dilemek gerekirdi.



İkinci çeyrekte hem Ivkoviç hem de Bosica sertliğin dozunu biraz daha arttırınca maçın eğlencesi de aynı doğrultuda yükseldi. Hiç düşünmemiştim ama belki de vurdulu-kırdılı filmleri çok sevmeyişimin sebebi budur, o sertliği basketbolda görmeyi tercih ediyorum ben. Neyse, ikinci çeyrekte kolay sayı olmadı hiç. Sırbistan zaten sayı potansiyeli yüksek bir takım değil. Biz de zaman zaman çok iyi alan savunması uygulayınca onların sayı bulmasını engelledik. Fakat serbest atışlarda düşük bir yüzdeyle oynadığımız için o iyi savunmamıza yazık oldu.

Üçüncü çeyrekte Hido bir ara basket atınca gol olmuş gibi sevindik. Eh, esas oğlanın sahneye çıkması demek farkı açacağımız anlamına geliyordu. Ne yazık ki öyle olmadı ve Hido fazla zorlamaya devam ederek yüzdesini düşürdü.

Geri kalan bölümde baskımız işe yaradı ve Sırplar bir sürü top kaybı yaptı. Ama onların da savunmasının ne kadar iyi olduğunu söylemek için bir istatistik vermek daha doğru olur herhalde. Dördüncü çeyrekte (Teodosiç'in sekiz metreden attığı üçlük dahil) toplam beş basket olmuş. Gerçi bizim savunmamızın zaman zaman konsantrasyon eksikliği yaşadığını ve Sırbistan'ın üç tane bomboş üçlük kaçırdığını eklemek gerek.



Tanjeviç'in yorgunluktan kenara gelmek isteyen Kerem Tunçeri'yi benchte unutması ve Sırbistan'ın 24 saniye süresinin dolmasına 5 saniye kala mola alıp onlara iyi bir set çizme imkanı tanıması bu bölümdeki en bariz hatalarıydı. Hidayet ısrarı bir tercih meselesi. Açıkçası Tanjeviç bu noktada en başından beri net olarak verdiği mesajın arkasında durdu: Bu takım ne yaparsa yapsın Hido'nun. O yüzden eleştirmek anlamsız. Nitekim uzatmada topu çalıp asistini yaptı, yani galibiyette katkısı da yok değil.

Senaryoya göre yarı finalde İspanya ile karşılaşmamız olası. Onlar da Yunanistan-Fransa mağlubuyla eşleşecek çeyrek finalde. Bu yüzden kupa hayalleri kurmadan maçların keyfini çıkartmaya çalışsak iyi olur.

13 Eylül 2009

Tur-fect

Başlık Eurobasket2009 resmi sitesinden. Milli takımımız dörtte dört yaparak geride kalan maçlarda meşhur "streetfighter" terimiyle perfect yapmayı başardı. Grupta oynadığımız maçlarda, alınan her galibiyet sonrası; Litvanya oyun kurucusuz gelmiş, Bulgaristan sokak basketbolu oynuyor, Polonya sadece 6 kişiyle oynuyor diye rakiplerimizi biraz küçük gösterme ihtiyacı duyduk. Bizim gibi kolay havaya girip ayakların yere basması konusunda sıkıntı yaşayan ülke ve milli takımları için doğru olduğunu düşündüğüm yapıcı bir eleştiriydi. Bunu söyleyenlerde dahil olmak üzere herkes, takımın en önemli artısının rakip kim olursa olsun sahada sergilenen mücadele olduğunu söylüyordu.

Bugünkü galibiyetle takımın özgüvenini bir kat daha arttırdığını düşünüyorum. İlk grupta rakip kısalara karşı yaptığımız harika baskının bir örneğini daha bu maçta göstermiş olmamız gerçekten çok değerliydi. Özellikle Rubio'yu riske edip Navarro'yu nerdeyse tüm maç boyunca oyun içine sokmayışımız onları haddinden fazla pota altına endeksli bir oyuna sürükledi ki, bu durum maçta rakibi 60 sayıda tutmamızın en büyük anahtarıydı. Ömer Onan'ın Logan'a yaptığı basketboldan soğutan baskılı oyunundan bir kesit daha Navarro'ya sunması hücumda paylaşım konusunda sıkıntı çeken İspanyolları fazlasıyla rahatsız etmiş oldu. Yine Ömer Onan yerine sahada yer alan Sinan'ın da baskıyı maksimum seviyelere taşıyıp, her kritik topta elinin oluşu geriye düştüğümüz anlarda bile oyundan kopmayışımız sonucunu doğurdu. Sinan'ın her hücum ve savunma ribaundunda elinin oluşu ve havuza düşen topları çok iyi takip etmesi o bölgeden alabileceğimiz en güzel katkılardan biri oldu. Oyun alanında yer alan 5 kısa oyuncumuz olan Kerem, Ender, Engin, Sinan ve Ömer'in maç boyunca sadece 1 top kaybı yapması da o alanda rakibe karşı ne kadar güçlü durabildiğimizin güzel bir detayı oldu. Uzun süre sonra oyun kurucularımızdan bu kadar iyi katkı alıyor olmamız oyunu her alanda dengeli ve doğru yönlendirebilmemiz konusunda geride kalan 4 maç düşünüldüğünde büyük bir artı olarak hanemize yazıldı.
Bugün takımımızda 28 dakika süre alıp, saha içinden 1/5 isabetle -ki bunların çoğu hiç yapmadığı kadar zorlama şutlardı- 2 sayı bulabilen ve bunun yanına bir tanesi çok kritik bir anda olmak üzere 4 top kaybı ekleyen Hidayet, en etkisiz ismimiz olarak dikkat çekti. Maç sonrası açıklamalarda dizinden sorun yaşandığı söylense de yaptığı zorlamaların özellikle ilk çeyrekte Fernandez tarafından yapılan tatlı sert baskıdan kaynaklandığı fikrindeyim. Eğer dizinde gerçekten performansını etkileyen bir sıkıntı varsa O'nun bire bir hatta bire iki zorlamaları yapmaması, perdemeleri yada ikili oyunları kullanarak bulabileceği boş şutlarla oyuna katkı yapmasını beklerdim. Hidayet'in sahaya yansıyamayan katkısını, bugün süpriz bir isim olan Semih'ten aldık. İlk 2 maçı izleyince Semih'le bu şampiyona nasıl biter sorularını kendimize sorarken Polonya maçıyla başlayan yükselişi İspanyol uzunlarına karşı olan duruşuyla kendi adına maksimum seviyelere ulaşmış oldu. Maç sonunda "Gasol hepimiz tanıyoruz, nasıl bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Ben, O'nun karşısında sert durdum, mücadele ettim ve kazandım!!!" açıklamasıyla bazı konularda ne kadar gelişebileceğinin sinyallerini verse de bugün özellikle savunma katkısı çok değerliydi.
Bugün, son Polonya maçında olduğu gibi takımın en etkili iki ismi Ersan ve Ömer Aşık oldu. Maçın en kritik pozisyonunda Sergio Llull'e ikili bloğu yapanların da bu iki isim olması hoş bir detaydı. İkisinin de hemen her ribundda sonuna kadar mücadele etmesi, Ersan'ın izleyenlere göre savruk ama bir o kadar etkili oyunu, Ömer Aşık'ın atletizmi, pozisyonuna göre çok hızlı ilk adımı ve ayaklarının oluşu ve potaya doğru çekinmeden dikey gidişleri rakibi en çok zorlayan silahlarımız oldu.


11 Eylül 2009

ilk tur


Gilberto, ilk tur maçlarını değerlendirdi...

Hepinizin bildiği üzere ilk üç maçı kazanarak bir üst gruba lider olarak gitme avantajını yakaladık. Ayrıca özellikle Polonya maçındaki fark averaj avantajını da bize getirdi. Bu gruptan üçte üç ile çıkmak beklediğim bir şeydi. Bunu tarihimizde ilk kez başarabiliyor olmamız ayrı bir konu ancak bu grupta doğal olan zaten bunu başarmamızdı. Takım da bunu gerçekleştirdi.

Esas önemli olan ve beni mutlu eden yan ise bu üç galibiyetin alınış şekliydi. Gümüş madalya aldığımız 2001’deki turnuva dahil –ki o turnuvayı Euro 2008’e ve orada aldığımız üçüncülüğe benzetirim– böyle kendinden emin, sahada ne yapacağını bilen ve onu rahatlıkla yapan bir takım görmemiştim. Özellikle Polonya maçında üçüncü çeyrekte Polonya seyircisiyle birlikte coşup farkı altı sayıya kadar indirdiğinde oyundan kopmayan ve soğukkanlı bir biçimde doğruları yapmaya devam eden bu takım alkışı sonuna kadar hakediyor. Semih dışında tüm takım formda ve görevini yerine getiriyor ama bana kalırsa bu turnuvanın en formda ismi Tanjevic. Şu ana kadar maçlara hazırlanışı ve maç içerisindeki hamleleriyle neden Avrupa’nın en önemli koçlarından birisi olduğunu kanıtladı. Özellikle önde olmamıza rağmen Bulgaristan maçının ilk çeyreğinde molalarla maça vurdu damga harikaydı. Ayrıca uyguladığı rotasyon ile de hem ileriki turda ihtiyaç duyabileceği Semih ve Barış Hersek’i turnuvaya ısındırdı, hem de Ersan ve Hidayet’in çok yıpranmasını önledi.

Umarım bu doğru oyuna devam ederiz ve İspanya maçı için şimdiden duyduğum yüksek heyecan turnuva sonuna kadar devam eder.

8 Eylül 2009

toz pembe


Litvanya galibiyeti çok önemliydi milli takım için. Efes Pilsen World Cup’ta sahada deneme tahtası gibi bir takım izlemiştik. Polonya’ya gidene kadar geçtiğimiz haftaya kadar idmanlar çok ağır gidiyordu. Hatta Hidayet ve Ömer, çıktıkları programda bu durumdan biraz yakınmışlardı.

Velhasılıkelam, bol soru işaretleriyle başlıyorduk turnuvaya. İlk maçın eksiklerle dolu da olsa Litvanya karşısında oynanması soru işaretlerini azaltmıyordu.

Neyse ki Litvanya, turnuvanın favorileri içerisinde mağlup edilmesi daha kolay bir takımdı. Oyun kurucu sıkıntısı yüzünden topa yapacağımız her baskı artı hanemize dönebilirdi. Nitekim koç Bogdan Tanjeviç de öyle başladı.

Savunmada istekli ve kararlıydık, fakat kısa sıkıntısı yaşayan Litvanya’nın uzunlarda bir o kadar iyi olduğunu unutmuşa benziyorduk. Semih Erden ve Ömer Aşık ikilisi kararlılıklarını biraz sert biçimde göstermeyi yeğleyince, erken faul problemine girdik. Hücumda ise Ersan İlyasova sürükledi takımı. O noktada Caner Eler’in favori oyuncusu Petravicius, Litvanya’nın oyun kurucuları içinde en önemli skor opsiyonu Delininkaitis ile birlikte takımı topladı.

Neyse ki ikinci çeyrekte biraz daha topu boyalı alana indirmeyi denedik. Oğuz Savaş skora katkı yapınca tutukluğu biraz olsun attık üzerimizden.

Üçüncü çeyrekte olanları hangi kelimeyle açıklamak gerekir, çok emin değilim. Sinan Güler ve Ender Arslan’ın üst üste bulduğu sayılar, maçın sonucunu bilerek banttan izleyen beni bile ayağa kaldırdı. O anda psikolojik üstünlük bize geçti.

Son bölümde Ender ve Hido serbest atışlarda müthiş bir isabet oranı yakalayınca Litvanya’nın bizi yakalaması iyice zorlaştı. Bu noktada Ömer Aşık’a faul yapmak yerine onun çemberin dibinden iki basket bulmasını seyreden Litvanya bench’ine de selamlarımızı yollamak gerekiyor tabii.




Neyse, ilk günkü galibiyet çok büyük bir terslik olmazsa çeyrek final kapısını araladı. Ancak dürüst olmak gerekirse dünkü Sırbistan ve İspanya’yı yenmemiz zor görünüyor. İkinci turdan alacağımız bir Slovenya galibiyeti takımın kiminle eşleşeceğini gösterecektir.

Ne olursa olsun, turnuvaya böyle başlamak harika. Unutmamak lazım, hâlâ turnuvanın en iyi üç oyuncusundan birisi bizde oynuyor. Ve Ender böyle katkı yapmaya devam edecekse, işler sandığımızdan da iyi gidebilir.

2 Ağustos 2009

pes doğrusu!






Bugüne kadar Ruanda ile ülke olarak hafızamızdaki tek bilgi bu Orta Afrika ülkesinin iki etnik grubu Tutsiler ve Hutular arasındaki husumetin 1994’te 100 gün içinde 800.000 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan “Ruanda Soykırımı”na neden olmasıydı. Ha bir de konu ile ilgili çekilen “Hotel Rwanda" filmi vardı…


Ama artık Ruanda ile ilgili bir şey daha biliyoruz. Basketbolda, “dünya devi” Türkiye’ye kafa tutabilecek cesaretlerinin olduğunu.
FIBA dünya sıralamasında 1.4 puanla 74 ülke içinde 71. sırada olan, 7 takımlı ulusal bir lige sahip, tarihleri boyunca basketbolda en ufak bir başarı kırıntısına bile sahip olmayan Ruanda, Cumartesi akşamı dünya sıralamasında 192 puanla 14. sırada yer alan Türk Milli Takımı’nı 79-76 yenerek sadece basketbol tarihlerinin değil belki de ülkenin spor tarihindeki en büyük başarısına imza attı.


Basit bir sorum var. Futbolda FIFA dünya sıralamasında 28. sırada yer alan Türk Milli Takımı bir hazırlık maçında olsa dahi aşağıdaki ülkelerden hangisine yenildiği takdirde spor camiası “kelle almak” için harekete geçer?
Burkina Faso? (51.) Jamaika? (65.) Togo? (71.) Benin? (80.) Mozambik? (82.) Kuzey Kore? (84.)Küba?(85) Katar? (86.) Doğru yanıt tabii ki “hepsi” olacaktır.

Basketbol Milli Takımımız’ın bu yenilgisi sonrasında elbette “kelle alınsın” diyen yok ancak maçtan sonra milli takım menajerinin ağzından “Takım 6 eksikle Ruanda karşısında oynadı. Maçın genelinde oyunu rakibimiz önde götürdü. Maçın sonunda yakaladık. Ancak sahadan rakibimiz galip ayrıldı. Hazırlık maçlarında aldığımız sonucun çok da önemli olmadığını düşünüyorum. “Ruanda’nın birçok oyuncusu ABD’li oyunculardan oluşuyor. Doğal olarak NBA’i yakından takip ediyorlar. Bu nedenle Hidayet Türkoğlu’na da büyük ilgi gösterdiler” açıklamasını duymak şahsen benim tüylerimi diken diken etti.

Değil 6 oyuncu 10 oyuncun bile eksik olsa hazırlık maçında dahi Ruanda gibi bir takıma yenilmeye hakkınız yok. Görüntüleriyle 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda ABD’nin NBA yıldızlarından oluşan Rüya Takım’ı ile fotoğraf çektirme yarışına giren takımlara benzeyen Ruanda’lıların Hidayet’e ilgi göstermiş olmaları bu yenilginin açtığı yaraları sarmaya milli takım yöneticileri için yeterliyse, o zaman “vay halimize” diyorum. Ha bu arada ABD’nin, oyuncularıyla fotoğraf çektiren o takımları ortalama 40 sayı fark atarak yendiğini de hatırlatalım.

Ama kabahat bizde! Üç gün önce kilit oyuncularından yoksun Kanada Milli Takımı’na son 5 saniye içinde topu oyuna sokarken kaptırmalarının ardından yedikleri basit basketle yenilen Milli takımın kötü performansını bile allayıp pullayıp “mücadele eden bir takımımız var” diyerek Polyannacılık oynayanların bu utanç verici yenilgiye de böyle bir kılıf uydurmasına niye şaşırıyorum ki?


Mete Aktaş

29 Temmuz 2009

avrupa'nın tadı yok



7 Eylül’de Polonya’da başlayacak olan 2009 Erkekler Avrupa Basketbol Şampiyonası öncesinde bazı yıldız oyuncuların yaşadıkları sakatlıklar veya farklı nedenlerden dolayı milli takımlarının formasını giyemeyeceklerini açıklamaları, bazı yıldızların ise şampiyonaya 1.5 aydan az bir süre olmasına rağmen henüz oynayıp oynamama konusunda net bir karar vermemeleri şampiyonaya katılacak bir çok ülkeyi sıkıntıya soktu.
YILDIZLAR NEREDE?
Başta Yunanistan olmak üzere, Litvanya, Sırbistan, İspanya ve son Avrupa Şampiyonu Rusya gibi şampiyonluğun önemli adayları bu sıkıntıyı en çok yaşayan ülkeler olarak göze çarpıyor.Dünya çapındaki yıldız oyuncuların yokluğunda sönük bir turnuva olmasından endişe edilen Avrupa Şampiyonası’na şu ana kadar katılmayacağını açıklayan ve katılıp katılmayacakları belli olmayan önemli isimler şunlar:
Rusya: 2007’de Ruslara Avrupa Şampiyonu unvanını kazandıran son saniye basketini atan Amerika asıllı Rus guard JR Holden ve Utah Jazz’de forma giyen takım kaptanı Andrei Kirilenko şampiyonada forma giymeyeceklerini açıkladılar.
İspanya: Son Dünya Şampiyonu ve Avrupa 2.’si İspanya’da sakatlığının iyileşmesine rağmen kendisini riske etmek istemeyen Jose Calderon, milli takımı bırakan Carlos Jimenez ve milli takımda iyi kullanılmadığına inandığı için takıma katılma davetini reddeden Fran Vasquez, Polonya’da olmayacaklar. Juan Carlos Navarro’nun durumu ise netlik kazanmadı.
Litvanya: 2007’nin bronz madalyalı ekibinde Sarunas Jasikevicius’un oynamayacak olması yetmezmiş gibi Arvydas Macijauskas “sakatlanmaktan korktuğu için”, Rimantas Kaukenas ise dinlenmek istediği için milli takımdan aflarını istediler.
Yunanistan: Kısa bir süre önce ameliyat olan Dimitris Diamantidis ve A1 Ligi final serisinde yaşadığı sakatlık sonrasında dinlenmek isteyen Teo Papaloukas’ın yanı sıra Vassilopoulos ve muhtemelen Tsartsaris, şampiyonada mavi-beyazlı formayı giymeyecekler.
Sırbistan: Efes Pilsen’e transfer olan müthiş skorer Igor Rakocevic’in sezon sonunda bir süre dinlendikten sonra milli takıma katılma talebi coach Ivkovic tarafından reddedildi ve başarılı oyuncu milli takıma alınmadı. NBA patentli Darko Milicic ve geçen yıl Efes’te oynayan Vujacic de kadroya çağrılmadılar. Avdalovic’in de oynaması beklenmiyor.
İtalya: Gök mavililer Raptors’lı Andrea Bargnani’yi Polonya’ya gitmeye ikna ettiler ancak Massimo Bulleri ve Shawn Stonerook’un milli takım çağrısını reddetmesiyle kan kaybettiler. Sırtından sakatlığı henüz geçen genç Knicks forveti Danilo Gallinari de Polonya’da olmayacak.
Fransa: Chicago Bulls’un henüz milli takıma gitmesine izin vermediği Joakim Noah ve Orlando’lu Mickael Pietrus’un durumları belirsizliğini koruyor. Foirest ise milli takıma katılma çağrısına olumsuz yanıt verdi.
Almanya: Panzerlerin tüm umudu kaptanları Dirk Nowitzki’nin “geliyorum” açıklamasını yapması. Ancak şampiyonanın başlamasına 40 gün kala süper forvetten henüz ses çıkmadı. Chris Kaman’ın da gelip gelmeyeceği konusunda net bir bilgi yok.
Büyük Britanya: İki NBA yıldızı Luol Deng ve Ben Gordon’lu kadro ile şampiyonada ses getirmeyi umut eden Büyük Britanya, Deng’in geçen sezon yaşadığı ağır sakatlıktan sonra henüz tam iyileşdiğini söyleyerek affını istemesi, Gordon’ın ise sakatlanma korkusu nedeniyle takımda yer almaktan vazgeçmesinden ötürü büyük hayalkırıklığı yaşıyor.
Türkiye: 12 Dev Adam’ın en büyük eksiği hiç şüphesiz Mehmet Okur. Tanjevic’le son yıllarda bir türlü yıldız barışmayan Memo, Polonya’da olmayacak. Müthiş bir play-off serisi oynayan Kaya Peker ve ligimizin en iyi dış atıcılarından Serkan Erdoğan’ın kadroya çağrılmaması ise fazlaca eleştirilmişti.

22 Haziran 2009

12 dev adam spor kulübü

Ne yazık ki artık bu ismi kullanmam gerekiyor. Bir ülkenin milli takımı oyuncuların performansına göre değil, bir hocanın tercihleri ve çalışmak istediği oyunculara göre belirleniyorsa-ki aynı hastalık futbol milli takımımızda mevcut, bunu da buraya bir not olarak düşelim-, bu takımı ulusal takım olarak değil de bir kulüp takımı gibi değerlendirmek gerekir kanımca. Hazır basketbol okulları da varken onu da altyapı yaparlarsa, bölgesel ligden başlayarak TBL yolarrını aşındırabilirler. Hem bu takımdan yetişecek oyuncular kulübün A takımı için daha şevkle mücadele eder, değil mi!?

21 Haziran 2009

tamara abalde






İspanya Milli Takımı'ndan. Çok fazla süre almasa da, benchte dikkat çekiyor. 6 Şubat 1989 Ferrol doğumlu kendisi. NCAA'de Lamar Üniversitesi'nden mezun olmuş. 1.88 boyunda olmasına rağmen iki ve üç numaralı pozisyonlarda oynayabiliyor. Gelecek için önemli bir oyuncu olabilir. Shortlist'e eklensin...

16 Haziran 2009

collet'nin elindekiler


NBA Final Serisi'nin son maçını Lakerslı arkadaşlar ile izlemek gerçekten bambaşka bir deneyim oldu. Hepsine teşekkür ediyorum, çok keyifli ve değişik bir atmosferdi. Neyse buna belki ayrıntılarıyla başka bir postta değiniriz, konudan sağlam saptım çünkü.

Bilindiği üzere Ağustos'ta Avrupa Basketbol Şampiyonası için son bir eleme turnuvası yapılacak. Milli takım finallere gittiği için bizi pek alakadar etmiyor bu tur. Fakat grubumuzdan tanıdığımız Fransa finallere gidebilmek için bu turnuvadan çıkmak zorunda. Dolayısıyla hazırlıklar da son hız devam ediyor. Koç Vincet Collet'nin elinde geniş bir kadro seçeneği var, lakin bazı istediği oyuncuların gelememe durumu sıkıntısı da mevcut. En son 29 kişilik bir liste hazırlayan Collet bunu 15 oyuncuya indirip 9 da yedek belirlemek durumunda. İtalya ve Finlandiya ile hem içerde hem de dışarda oynayacak olan Maviler'de NBA patentli Tony Parker, Boris Diaw, Ronny Turiaf ve Nicolas Batum takıma katılacak. Ancak Mickael Pietrus ve Joakim Noah'ın durumları belirsiz. Zorlu play-offlarda beklenenden daha çok görev alıp etki yaratan Pietrus'un yorgunluğu ve sezon sonu halet-i ruhiyesi her şeyi belirleyecek gibi bu konuda. Ancak ağabey Florent ve Joseph Gomis takımda yer alacak diğer isimler olacak gibi gözüküyor. Bunların dışında 25 Haziran'da yapılacak NBA Draftı'na katılacak Nando De Colo'nun (İsmail daha güzel değerlendirir şansını) durumu da limoni. Fransa Ligi'nde sezonun MVP'si Alain Koffi ise kadronun omurgasını oluşturan isimlerinden biri olacak kuşkusuz. Collet ayrıca bu sene ikinci baharını yaşayan Laurent Foirest'yi de emeklilikten dönmesi konusunda ikna etme planları yapıyor. Collet'nin tercih etmeyeceği iki isim var ki onlar geçen gün Nancy forması altında kariyerinin son maçına çıkan Cyril Julian ve "Koffi varken almam" dediği Tarıq Kirksay.

Kadro tam bir açıklansın daha geniş yorumları yaparız.