13 Eylül 2009

Tur-fect

Başlık Eurobasket2009 resmi sitesinden. Milli takımımız dörtte dört yaparak geride kalan maçlarda meşhur "streetfighter" terimiyle perfect yapmayı başardı. Grupta oynadığımız maçlarda, alınan her galibiyet sonrası; Litvanya oyun kurucusuz gelmiş, Bulgaristan sokak basketbolu oynuyor, Polonya sadece 6 kişiyle oynuyor diye rakiplerimizi biraz küçük gösterme ihtiyacı duyduk. Bizim gibi kolay havaya girip ayakların yere basması konusunda sıkıntı yaşayan ülke ve milli takımları için doğru olduğunu düşündüğüm yapıcı bir eleştiriydi. Bunu söyleyenlerde dahil olmak üzere herkes, takımın en önemli artısının rakip kim olursa olsun sahada sergilenen mücadele olduğunu söylüyordu.

Bugünkü galibiyetle takımın özgüvenini bir kat daha arttırdığını düşünüyorum. İlk grupta rakip kısalara karşı yaptığımız harika baskının bir örneğini daha bu maçta göstermiş olmamız gerçekten çok değerliydi. Özellikle Rubio'yu riske edip Navarro'yu nerdeyse tüm maç boyunca oyun içine sokmayışımız onları haddinden fazla pota altına endeksli bir oyuna sürükledi ki, bu durum maçta rakibi 60 sayıda tutmamızın en büyük anahtarıydı. Ömer Onan'ın Logan'a yaptığı basketboldan soğutan baskılı oyunundan bir kesit daha Navarro'ya sunması hücumda paylaşım konusunda sıkıntı çeken İspanyolları fazlasıyla rahatsız etmiş oldu. Yine Ömer Onan yerine sahada yer alan Sinan'ın da baskıyı maksimum seviyelere taşıyıp, her kritik topta elinin oluşu geriye düştüğümüz anlarda bile oyundan kopmayışımız sonucunu doğurdu. Sinan'ın her hücum ve savunma ribaundunda elinin oluşu ve havuza düşen topları çok iyi takip etmesi o bölgeden alabileceğimiz en güzel katkılardan biri oldu. Oyun alanında yer alan 5 kısa oyuncumuz olan Kerem, Ender, Engin, Sinan ve Ömer'in maç boyunca sadece 1 top kaybı yapması da o alanda rakibe karşı ne kadar güçlü durabildiğimizin güzel bir detayı oldu. Uzun süre sonra oyun kurucularımızdan bu kadar iyi katkı alıyor olmamız oyunu her alanda dengeli ve doğru yönlendirebilmemiz konusunda geride kalan 4 maç düşünüldüğünde büyük bir artı olarak hanemize yazıldı.
Bugün takımımızda 28 dakika süre alıp, saha içinden 1/5 isabetle -ki bunların çoğu hiç yapmadığı kadar zorlama şutlardı- 2 sayı bulabilen ve bunun yanına bir tanesi çok kritik bir anda olmak üzere 4 top kaybı ekleyen Hidayet, en etkisiz ismimiz olarak dikkat çekti. Maç sonrası açıklamalarda dizinden sorun yaşandığı söylense de yaptığı zorlamaların özellikle ilk çeyrekte Fernandez tarafından yapılan tatlı sert baskıdan kaynaklandığı fikrindeyim. Eğer dizinde gerçekten performansını etkileyen bir sıkıntı varsa O'nun bire bir hatta bire iki zorlamaları yapmaması, perdemeleri yada ikili oyunları kullanarak bulabileceği boş şutlarla oyuna katkı yapmasını beklerdim. Hidayet'in sahaya yansıyamayan katkısını, bugün süpriz bir isim olan Semih'ten aldık. İlk 2 maçı izleyince Semih'le bu şampiyona nasıl biter sorularını kendimize sorarken Polonya maçıyla başlayan yükselişi İspanyol uzunlarına karşı olan duruşuyla kendi adına maksimum seviyelere ulaşmış oldu. Maç sonunda "Gasol hepimiz tanıyoruz, nasıl bir oyuncu olduğunu biliyoruz. Ben, O'nun karşısında sert durdum, mücadele ettim ve kazandım!!!" açıklamasıyla bazı konularda ne kadar gelişebileceğinin sinyallerini verse de bugün özellikle savunma katkısı çok değerliydi.
Bugün, son Polonya maçında olduğu gibi takımın en etkili iki ismi Ersan ve Ömer Aşık oldu. Maçın en kritik pozisyonunda Sergio Llull'e ikili bloğu yapanların da bu iki isim olması hoş bir detaydı. İkisinin de hemen her ribundda sonuna kadar mücadele etmesi, Ersan'ın izleyenlere göre savruk ama bir o kadar etkili oyunu, Ömer Aşık'ın atletizmi, pozisyonuna göre çok hızlı ilk adımı ve ayaklarının oluşu ve potaya doğru çekinmeden dikey gidişleri rakibi en çok zorlayan silahlarımız oldu.


12 Eylül 2009

Jordan'ın gözyaşları




Not: Aşağıdaki yazı aslında yarın Gazete Habertürk'te çıkacaktı ama Milli
maçtan ötürü kesik yedi :)


Jordan Şöhretler Müzesi’nde

11 Eylül akşamı 5 efsane basketbol adamı düzenlenen törenle Şöhretler
Müzesi’ne dahil edildi. Geceye damgasını vuran isimse yaptığı ilginç
konuşma ile Michael Jordan oldu


11 Eylül akşamı Springfield/Massachusetts’deki Symphony Hall Salonu
çok özel bir törene sahne oldu. Kariyerleri boyunca olağanüstü performans
ve başarı gösteren tüm zamanların en iyi basketbolcularını, en başarılı
koçlarını, basketbol hakemlerini ve sporun diğer önemli kişilerini
bünyesinde bulunduran Naismith Basketbol Şöhretler Müzesi’nin
‘2009 sınıfına’ seçilen 5 üyesi, NBA tarihinin gelmiş geçmiş
en büyük oyuncusu olarak gösterilen Michael Jordan, San Antonio
Spurs’ün efsane pivotu David Robinson, NBA tarihinin en çok asist
yapan oyuncusu olan Utah Jazz guardı John Stockton, 21 yıldır Utah
Jazz’ın coachluğunu yürüten Jerry Sloan ve bayan basketbolunun
önemli coachlarından C.Vivien Stringer, düzenlenen törenle Şöhretler
Müzesi’ndeki yerlerini aldılar.
JORDAN’IN GÖZYAŞLARI
Tören, Şöhretler Müzesi’ne seçilen 5 değerli isim için düzenlenmişti
ama gözler tabii ki bir kişinin, Michael Jordan üzerinde odaklanmıştı.
Jordan merakla beklenen konuşmasını yapmak için salonu dolduran 2600
seçkin konuğun 73 saniye süren ayakta alkışları arasında kürsüye
geldiğinde gözleri dolmuştu. Basketbol tarihinin gelmiş geçmiş en büyük
oyuncusu, 23 dakika süren konuşmasına daha başlamadan gözyaşları
yanaklarından süzülmeye başlamıştı bile.
ÜSTÜ ÖRTÜLÜ ÖFKE
Efsane basketbolcunun takım arkadaşlarına, ailesine teşekkür ederek
başladığı konuşması ise ilerleyen dakikalarda adeta senelerce mücadele
ettiği rakiplerinden öç almak istediği bir intikam maçına dönüştü. Michael
Jordan bir anda geçmişi yad eden 46 yaşında takım elbiseli emekli
basketbolcu kılığından sıyrıldı ve bol şortuyla bir final maçında sahada
terör estirmeye hazırlanan o agresif oyuncu kimliğine büründü.
Lisede kendisini okul takımından kesen coachundan, Bulls yönetimine,
çaylak sezonunda katıldığı All-Star maçında kendisine pas vermediği için
senelerce husumet yaşadığı Isiah Thomas’tan, yıllarca kendisine
eleştiren medyaya kadar bir çok kişi ve kurum için söylediği iğneleyici
sözlerle, Jordan en az sahadaki oyunu kadar ‘acımasız’ olan
bir konuşma yaptı.
‘GERİ DÖNEBİLİRİM’
Zihninin köşesinde bir yerde hala daha sahaya çıkıp rekabetçi bir oyun
oynayabileceğine inanan Jordan, konuşmasını herkesi heyecanlandıran şu
sözlerle tamamladı: “ Bu geceyi benim basketbolla ilişkimin sona
erdiği bir gece olarak görmüyorum. Bir gün bakarsınız 50 yaşında beni
basketbol oynarken görebilirsiniz. Gülmeyin ve asla ‘asla’
demeyin.”

11 Eylül 2009

ilk tur


Gilberto, ilk tur maçlarını değerlendirdi...

Hepinizin bildiği üzere ilk üç maçı kazanarak bir üst gruba lider olarak gitme avantajını yakaladık. Ayrıca özellikle Polonya maçındaki fark averaj avantajını da bize getirdi. Bu gruptan üçte üç ile çıkmak beklediğim bir şeydi. Bunu tarihimizde ilk kez başarabiliyor olmamız ayrı bir konu ancak bu grupta doğal olan zaten bunu başarmamızdı. Takım da bunu gerçekleştirdi.

Esas önemli olan ve beni mutlu eden yan ise bu üç galibiyetin alınış şekliydi. Gümüş madalya aldığımız 2001’deki turnuva dahil –ki o turnuvayı Euro 2008’e ve orada aldığımız üçüncülüğe benzetirim– böyle kendinden emin, sahada ne yapacağını bilen ve onu rahatlıkla yapan bir takım görmemiştim. Özellikle Polonya maçında üçüncü çeyrekte Polonya seyircisiyle birlikte coşup farkı altı sayıya kadar indirdiğinde oyundan kopmayan ve soğukkanlı bir biçimde doğruları yapmaya devam eden bu takım alkışı sonuna kadar hakediyor. Semih dışında tüm takım formda ve görevini yerine getiriyor ama bana kalırsa bu turnuvanın en formda ismi Tanjevic. Şu ana kadar maçlara hazırlanışı ve maç içerisindeki hamleleriyle neden Avrupa’nın en önemli koçlarından birisi olduğunu kanıtladı. Özellikle önde olmamıza rağmen Bulgaristan maçının ilk çeyreğinde molalarla maça vurdu damga harikaydı. Ayrıca uyguladığı rotasyon ile de hem ileriki turda ihtiyaç duyabileceği Semih ve Barış Hersek’i turnuvaya ısındırdı, hem de Ersan ve Hidayet’in çok yıpranmasını önledi.

Umarım bu doğru oyuna devam ederiz ve İspanya maçı için şimdiden duyduğum yüksek heyecan turnuva sonuna kadar devam eder.

8 Eylül 2009

toz pembe


Litvanya galibiyeti çok önemliydi milli takım için. Efes Pilsen World Cup’ta sahada deneme tahtası gibi bir takım izlemiştik. Polonya’ya gidene kadar geçtiğimiz haftaya kadar idmanlar çok ağır gidiyordu. Hatta Hidayet ve Ömer, çıktıkları programda bu durumdan biraz yakınmışlardı.

Velhasılıkelam, bol soru işaretleriyle başlıyorduk turnuvaya. İlk maçın eksiklerle dolu da olsa Litvanya karşısında oynanması soru işaretlerini azaltmıyordu.

Neyse ki Litvanya, turnuvanın favorileri içerisinde mağlup edilmesi daha kolay bir takımdı. Oyun kurucu sıkıntısı yüzünden topa yapacağımız her baskı artı hanemize dönebilirdi. Nitekim koç Bogdan Tanjeviç de öyle başladı.

Savunmada istekli ve kararlıydık, fakat kısa sıkıntısı yaşayan Litvanya’nın uzunlarda bir o kadar iyi olduğunu unutmuşa benziyorduk. Semih Erden ve Ömer Aşık ikilisi kararlılıklarını biraz sert biçimde göstermeyi yeğleyince, erken faul problemine girdik. Hücumda ise Ersan İlyasova sürükledi takımı. O noktada Caner Eler’in favori oyuncusu Petravicius, Litvanya’nın oyun kurucuları içinde en önemli skor opsiyonu Delininkaitis ile birlikte takımı topladı.

Neyse ki ikinci çeyrekte biraz daha topu boyalı alana indirmeyi denedik. Oğuz Savaş skora katkı yapınca tutukluğu biraz olsun attık üzerimizden.

Üçüncü çeyrekte olanları hangi kelimeyle açıklamak gerekir, çok emin değilim. Sinan Güler ve Ender Arslan’ın üst üste bulduğu sayılar, maçın sonucunu bilerek banttan izleyen beni bile ayağa kaldırdı. O anda psikolojik üstünlük bize geçti.

Son bölümde Ender ve Hido serbest atışlarda müthiş bir isabet oranı yakalayınca Litvanya’nın bizi yakalaması iyice zorlaştı. Bu noktada Ömer Aşık’a faul yapmak yerine onun çemberin dibinden iki basket bulmasını seyreden Litvanya bench’ine de selamlarımızı yollamak gerekiyor tabii.




Neyse, ilk günkü galibiyet çok büyük bir terslik olmazsa çeyrek final kapısını araladı. Ancak dürüst olmak gerekirse dünkü Sırbistan ve İspanya’yı yenmemiz zor görünüyor. İkinci turdan alacağımız bir Slovenya galibiyeti takımın kiminle eşleşeceğini gösterecektir.

Ne olursa olsun, turnuvaya böyle başlamak harika. Unutmamak lazım, hâlâ turnuvanın en iyi üç oyuncusundan birisi bizde oynuyor. Ve Ender böyle katkı yapmaya devam edecekse, işler sandığımızdan da iyi gidebilir.

2006 Ruhu

Turnuvalara iyi başlangıç yapmak her zaman önemlidir. Hele ki bizim gibi soğukkanlı olmaktan epey uzak ve hemen her tavrı duygusallıkla bağdaşmakta olan takımlar için özdeşleşmiş "nasıl başladıysak öyle gider" kavramına cuk oturan bir galibiyetti bizim için. Bizim gibi basketbol ekolü olmayan takımlar için maalesef bu tip psikolojik başlangıçlar altın değerinde diyebiliriz.

Dünkü maçın Efes World Cup 8'le tek ortak yanı bu maça da çok hızlı girmiş olmamızdı. Özellikle Ersan'ın one step back şutlarıyla maça hızlı bir başlangıç yaptık. Ersan'ın bu şut ritüelini ben daha önce başka bir oyuncuda pek gördüğümüzü hatırlamıyorum. Tabi bu stille bu yüzdeli şut isabeti yakalanınca insanın "devam et oğlum, kim tutar seni?" diyesi geliyor. Fakat oyuna bu kadar tempolu başlayınca savunma sertliğimizde ani düşüşler yaşayıp, hem kolay faul problemine giriyoruz hem de rakibin kolayca seri yakalayıp skorun dengeye gelmesine engel olamıyoruz. Efes Cup'ta rakiplerin bu tip geri gelişleri oyunumuzu mental anlamda tamamen darmadağın etmişti ki dün gece en büyük farkımız bu mental çöküşün olmamasıydı. Yine özellikle pota altında kısa sürede faul problemine girip rakibin yakaladığı seriyle geriye düşsekte Tanjevic'in en çok eleştirilen oyun kurgusu olan rotasyonla önce savunma direncimizi yakalamamız sonra da benchten gelen katkıyla ayağa kalkmamız bu sefer rakibin endişelenmesine sebep oldu.



Rotasyondan oyuna dahil olan Sinan ve Bekir'in savunmada rakiplerinin önünde durması savunma kimliğimiz içinde olumlu bi gelişmeydi. Sinan'ın rakip kısalara yaptığı baskıyı çok iyi biliyoruz. Ama bu seviyede oynanan basketbolda her ismin çakal olduğu düşünülürse Sinan'ın aşırı yakın savunmasını O'na kolay faul aldırarak cezalandırabildikleri de çok açık. Sinan'ın topu çalmak yerine uzun kolları ve hızlı ayaklarıyla her zaman rakiple çember arasında kalması ve rakibin pas ve şut kanallarını sonuna kadar zorlaması gerektiğini düşünüyorum. Takımın en iyi savunmacılarından biri olarak söleyebileceğimiz Kerem'in maçın en kritik anlarında top çalma sevdasına kapılıp, sürekli rakibinin arkasında kalıp savunma dengemizin tümüyle dağalması ve 2 basket faul+1 üçlük yememizde baş aktörlerden biriydi.

Takımımızın kronik sıkıntılarından biri de çeyrek sonlarında yediğimiz yada atamadığımız sayılar sanırım. Rakip takım topu 4 saniyede kendi pota altından getirip potamıza üçlüğü yada kolay bir turnikeyi bırakırken, biz 15 saniyede tek bir pas bile yapamadan zorlama bir üçlükle sayı bulmayı hedefliyoruz uzun süredir. Bu tip pozisyonlardan önce teknik ekibin taktik tahtasında çizdiği hücum seti bu şekilde mi oluyor bilmiyorum ama bu konuya yeterince önem vermediğimiz çok açık. İlk çeyrek sonunda Ender'in getirdiği son topta normalde zorlama bir üçlük yapacağımızı düşünürken sol forvette bekleyen Bekir'e topu güzel şekilde aktarmasıyla period sonunda rahat bir sayı bulunması ekran başındakileri heyecanlandırsa da, üçüncü çeyrek sonunda Kerem'le kullandığımız son top şansını alışagelmiş şekilde zorlama bir üçlükle değerlendirmemiz pek hoş olmadı.

Özellikle son çeyrekte iyice sertleştirdiğimiz savunma direncimiz ve hücumda oldukça soğukkanlı bir şekilde doğru şutu bulma çabamız gelecek adına ümit veren hamlelerdi. Yine de son 2 dakika içinde farkı 10 sayıya çıkarmışken rakibe kolay sayı bulma imkanı vererek, sayı bulma şansımızı serbest atış çizgisinden öteye taşıyamayışımız tecrübe eksikliğimizin de net göstergesiydi.
Semih'in maç içinde olduğu her an rakip takım adına oynuyormuşçasına tavırları takım adına en büyük eksiydi. Aklımda kalan bir pozisyonu paylaşayım;
Rakip serbest atıştan sayı bulmuş ve hemen ardından tam sahadan sıkı bir baskı yapacağı çok açık. Sayı olan topu Semih eline almış ve Hidayet bir an önce Semih'in topu kendisine vererek oyunu başlatması için yanına gidiyor. Semih, sırtını oyun alanına dönmüş elindeki topu potanın alt tarafına çarptırmak isterken topu tribünlere gönderiyor. Hidayet'te ellerini iki yana açıp "ya sabır" çekiyor,tabi ekran başındaki bizlerde...
Grupta, rakibin görece daha güçsüz olduğu takımlarla yapacağımız maçlar kaldı. Grup sonuncusundan alınacak galibiyet bir sonraki gruba taşınamayacağından sonuncu olacağı dün akşamki maçla belli olan Bulgaristan'dan ziyade Polonya maçından çıkaracağımız galibiyet çok daha önemli bana göre. Tabi bu akşam ki maça bakarsak daha çok dışarıdan oynamayı seven ve içeri penetreleriyle savunmanın dengesini bozan Bulgaristan'a karşı kısalarımızın rakip kısalar karşısında uygulayacakları baskılı oyun maçı erken koparabilmemiz açısından çok faydalı olacaktır.

28 Ağustos 2009

eskilerden...

batug.com forumdan petsi email olarak göndermiş. Şu yeni taşındığım internetsiz günlerde 3g vasıtası ile göndermeden edemedim. Eskilerden ama çok eskilerden değil, gönlümüzün derinliklerinden.

18 Ağustos 2009

sen ağlama...


Geçtiğimiz ay Londra'daki Grand Prix'te Yelena Isinbayeva 4.68'i geçmesine rağmen önceki atlayışlarındaki farkla altını Anna Rogowska'ya kaptırmıştı. Söz konusu isim Yelena olunca, bunun basit bir iş kazası olduğunu düşünüp dünya şampiyonasında gerçek efsanenin yeniden sahne alacağını beklemek gayet normaldi.

Ancak olmadı.

Kürsünün tepesine çıkıp o büyüleyici gülümsemesini görmeyi umduğumuz Isinbayeva, dünya şampiyonasını tek bir başarılı atlayış bile yapamadan tamamladı. Bunun birçok sebebi var aslında. Sakatlığı, konsantrasyon eksikliği yaşaması, yarıştaki yanlış stratejisi, kariyerinin bu noktasında yaşadığı doygunluk hissi ve tabii ki rakiplerinin gün geçtikçe kendini geliştirmesi Yelena'nın çöküşünün
başlıca sebepleri olarak sunulabilir.


Yelena Isinbayeva şımarık bir çocuk gibi. Uzun zamandır dizinde çok ciddi bir sakatlık var ve yaklaşık iki aydır tam performansıyla idman yapmışlığı yok. Temmuz'da Londra'da yaşadıkları aslında sakatlığının bir etkisiydi ama o bunu yok saymayı tercih etti. Kim bilir, belki de rahatlıkla en iyi derecesinin 30 cm altında atlayabileceğini, bunun da şampiyonluğa yeteceğini düşünüyordu. Rogowska altını 4.75 ile alınca düşüncesinin bir kısmı doğru çıktı, ancak Isinbayeva o dereceye çıkamayınca kürsünün dışında kaldı. Yani Yelena'nın beklentilerin altında kalmasının önemli sebeplerinden biri bu kibirli tavrıydı.

Kim bilir, belki de Yelena Isinbayeva, o kibirli tavrı yüzünden yarışta çok yanlış bir strateji sergiledi. Isinbayeva dünya rekoru formundayken 4.75 ile başlardı yarışlara. İlk atlayışında altını garantiler ve rekorunu kırardı. Şimdi o formundan uzak olmasına rağmen kendine aşırı güveni yüzünden yine 4.75'te ısrar etti. O yetmedi, ilk başarısız atlayışı sonrasında antrenörü Vitaly Petrov'un itirazlarına rağmen 4.80'i denemek istedi. Yelena'nın daha garanti davranıp 4.65'ten başlaması gerekiyordu, ancak o bunu yapmadı. Bu kadar büyük egolarda o tip hataları anlayışla karşılamak gerekir. Herkes göz ardı ediyor ama Usain Bolt yarı finalde yaptığı ilk fodeparın ardından ikinci ve üçüncü çıkışlarda kendini kontrol etmedi. Hatta Tyrone Edgar'ın elenmesinden sonra Bolt, en iyi çıkış yapan sprinterlerden biri olan Daniel Bailey ile birlikte (0.135) seride en çıkışı yapan isim oldu. Bolt'un yarı final serisinin üçüncü çıkışında farklı bir strateji izleyip beklemesi gerekiyordu. Beklemedi. Halbuki elenmenin bir hatalı çıkış uzağındaydı. Garantici yaklaşmak, pek süper yıldız egolarına göre bir şey değil demek ki...


Doygunluk da Yelena'nın başarısızlığının sebeplerinden biri olabilir aslında. 2003 Dünya Şampiyonası'ndaki bronzun sonrasında hiçbir uluslararası turnuvayı kaybetmemişti Isinbayeva. 2000 yılında Sydney'de sıfır çektiği günden bu yana ilk kez dünkü kadar kötüydü. Bu zaman aralığında 12'si kapalı olmak üzere 26 dünya rekoru kırdı, iki dünya iki olimpiyat şampiyonluğu kazandı ve milyonlarca dolarlık reklam anlaşmaları yaptı. Hâlâ 27 yaşında olduğunu hesaba katarsak, herhangi birine göre dünya şampiyonası onun için daha az önem taşıyor olmalı.

Yine buna bağlı olarak başka bir nokta daha var. Dünya şampiyonaları atletizmin en üst noktası. Ancak madden sporcuları motive etmek açısından diğerlerinin gölgesinde kalan bir organizasyon. Dünya rekoru formunun çok uzağında olan Isinbayeva, eğer Berlin'de altın madalya kazansaydı bile yalnızca 60 bin dolarlık ödülün sahibi olacaktı. Isinbayeva Golden League'de bitime iki yarış kala 1 milyon doların dört ortağından birisi. 2001 yılından bu yana da GL'de kimse onu geçememiş. Eğer iki yarışı daha kazanırsa en kötü ihtimalle 250 bin doları cebine koyacak. Tüm prestiji bir kenara, dünya şampiyonası maddi açıdan motivasyon eksikliği yaratmış bile olabilir.

Neyse, bir musibet bin nasihatten iyidir demişler. Bu mağlubiyet, bence Isinbayeva'nın yeniden doğuşunun simgesi olacak. Dünyada beş metrenin üzerine çıkan tek kadın, kısa sürede toparlanıp yeniden tacını takacaktır.

46 kere maşallah!

NBA tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yıldızı Michael Jordan son olarak resmi bir NBA maçında forma giyeli tam 6 yıl oldu. Basketbolculuk yaşamına son noktayı koyduğunda tam 40 yaşındaydı. Aradan geçen sürede Charlotte Bobcats'in azınlık hiisedarlarından biri olan (2006) ve halen "Basketbol Operasyonlarından Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi" sıfatıyla Bobcats'de basketbolla alakalı herşeyde "son söz sahibi" olan 46 yaşındaki MJ için artık tabii ki parkelere geri dönmek söz konusu değil. Ancak canı sıkıldığında hala yarı yaşındakilerin "kıçlarını tekmeleyebileceğini" aşağıdaki videoda gösterdi...

">

17 Ağustos 2009

gülşah ve selçuk


Selçuk(Gilberto) ve Gülşah çifti geçtiğimiz pazar günü yaptıkları düğünle dünya evine girdi. Her ikisine de tebrik eder, mutluluklar dileriz.

14 Ağustos 2009

basketbol veya okul



Enes olayı gündemi öyle meşgul ediyor ki, esas tartışılması gereken konu ne yazık ki yine gündemden kaçıyor. Birçok prospect sınıfına koyulmuş çocuk ilerleyen yaşlarında bu sorun ile karşı karşıya kalmıştır. Ve bir kısmı okuma uğruna basketbola veda ederken, bir kısmı da basketbol uğruna okumaya veda etmiştir. Şanslı bir azınlık ikisini bir arada götürebilmiş ve bir şekilde kendilerini çok yönlü olarak geliştirme şansına sahip olmuştur.

Aslında en güzeli de ikisini bir arada götürebilmek olsa gerek. Bunu ülkemizde nadir de olsa deneyen oyuncuları görebiliyoruz. Gerçi bu oyuncuların geneli de "ne işi var orada, euroleagu seviyesinde oynayarak daha fazla tecrübe kazanırdı!" gibi laflara maruz kalır. Şu an aktif oyuncular içinde bu işi en üst seviyede götüren iki oyuncumuz Engin Atsür ve Sinan Güler olarak gözümüze çarpıyor. Engin üst düzey bir okulda oynayarak bu yola baş koysa da, Sinan onun kadar iyi bir okulda olmamasına rağmen bence şu ana kadar daha iyi bir grafik çizmiştir. Araştırırsak başka yerli veya yabancı birçok alternatif bulmamız da mümkündür.

Enes Kanter son günlerde gündeme bomba gibi düştü. Avrupa Şampiyonasındaki performansı sonrası bir fenomen haline gelmişken, üstüne kolej okuması meselesi gündemi işgal etmeye başladı. Konu ile alakalı yazılarıa ağırlıklı olarak Mete Abi yazdığı kadarı ile takip etmeye çalıştım. Aslında gayet normal karşılanması gereken bir tercihken medyamız herşeyi abarttığı gibi bu konuyu da abartmayı başardı. Dünya Enes'i merak ederken ülkemizde pat diye hedef tahtasına konuldu. Neler yazılmadı ki; Hürriyet gazetesi Fenerbahçe resmi sitesi gibi zehir zemberek bir haber yaptı, bazı sitelerde Avrupa'ya pazarlanmak için gittiği iddası dillendirildi, menejeri olarak alakası olmamasına rağmen Tolga Tuğsavul'un adı geçti. Üzerine de bu haberlere yapılan yorumlar ve taraftar forumlarındaki muhabbetler tuz biber oldu.

Ben hepsini bir kenara bırakıyorum, Enes'in annesi veya babası olsam diye düşünmeye çalışmak istiyorum. Herhalde bende şu durumdan farklı bir hareketi yapmayı zerre kadar düşünmezdim. Oğlumun bir sakatlık sonrası hayatla mal gibi başbaşa kalması yerine, Engin gibi, Sinan gibi, Mehmet Şahan gibi, Gökbörü ve daha nicesi gibi iyi bir okulda okuyup kendini çift yönlü geliştirmesi isterdim. Sanırım Enes'in babası da aklı başında bir karar verdiğini düşünerek -mutlaka etki altında kalmıştır ama- bence doğru kararı vermiştir.

Esasında bu işin birçok ayağı var. Gönül isterdi ki ABD'deki yapının bir benzeri Avrupa veya ülkemiz için kullanılabilir olsaydı da bunları yaşamasaydık. Fakat ne yazık ki bu tip bir durum gerek eğitim sistemi ve gerekse sınav sistemi ile gerçekleşebilirliği adeta imkansıza yakın. Biz 10-15 yaşında ailesinden koparılarak basketbolcu olmak için Bosna'dan, Rusya'dan, Yugoslavya'dan, Türki Cumhuriyetlerden getirilmiş oyun çağındaki basketbolcuların-yada modern devşirme mi diyelim- psikolojisini bugüne kadar hiç düşünmemiş bir camiayız. Fakat en azından kendi çocuğumuz için isteyeceğimiz ve daha insancıl olduğu su getirmez gerçek olan şu tercihe saygı gösterebilseydik!

son dakika... son dakika... son dakika...



Az önce altyapibasket.com’un değerli editörlerinden sevgili kardeşim Oğuz Yenihayat’tan bir mesaj aldım. Oğuz, Enes’in Amerika’da kaydolacağı lise olan The Henderson International’ın basketbolda sponsor olduğu bir takımdan bahsetti: “Findlay College Prep”.


Bu takımda bulunan öğrenciler eğitimlerini The Henderson International’da sürdürürken, lisedeki basketbol kariyerlerini ise Findlay College Prep adı altında kurulan takımda sürdürüyolar.


Ve bu takım 2008-09 sezonunda USA TODAY gazetesinin Amerika’daki tüm liseler arasından seçtiği “Super 25” listesinde 33 galibiyet “0” mağlubiyetlik derecesiyle 1. sırada yer alırken, sezonu ise Ulusal Liseler Turnuvası’nda finalde Carmelo Anthony, Kevin Durant, Michael Beasley, Rajon Rondo ve daha bir çok ismi yetiştiren bir basketbolcu fabrikası olan Oak Hill Akademisi’ni 74-66 yenip Amerika şampiyonluğunu kazanarak noktalamış. Üstelik bu karşılaşmayı ESPN televizyonu naklen yayınlamış.


Yani anladığım kadarıyla Enes, eğitimini The Henderson International’da sürdürürken, basketbol oynayama da Findlay College Prep takımında devam edecek.



The Henderson International School



Sıkça sorulan ve merak edilen "Enes Kanter Amerika'da hangi okula gidecek?" sorusunun yanıtı bu. Bugün Habertürk'te dün Enes'in babası Profesör Doktor Mehmet Kanter ile yaptığım röportajda okulun adı da geçiyordu ancak yer darlığından yazı kırpılırken okıulun ismi de arada kaynamış. Enes'in gideceğiokulun adı "The Henderson International School".

Okulla ilgili bilgilere http://www.hendersonschool.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. Babası "okulun geçen sene basketbolda Amerika şampiyonluğu var" dedi ama yaptığım kısa araştırmada bu tür bir bilgiye ulaşamadım. Zaten okulun yapısına ve sitedeki sporcu öğrenci resimlerine bakarsanız ( http://www.hendersonschool.com/programs/Athletics/team.stml) bir spor dalında şampiyonluk kazanma şansı zor gözüküyor.

Öğrencilerin tipleri klasik Amerikan gençlik filmlerindeki gözlüklü, kısa boylu, derslerinde çok başarılı, hijyenik, kısaca "nerd" öğrenci prototipine uyuyor. Genelde filmlerde bu tür takımların lakabı "Su samurları" "Tapirler" gibi sempatik hayvanlar arasından seçilir ve "Kartallar" "Boğalar" gibi liselerin uzun boylu, atletik yapılı, derslerinde başarılı olmayan öğrencilerin oluşturduğu ve başında da alkolik, sadist ruhlu coachların olduğu takımlar tarafında Amerikan filmleri tabiriyle "kıçları tekmelenir".

Ancak bu filmlerde bu "Su samurlarına" sıradışı, sportif yetenekleri çok gelişmiş "kurtarıcı" bir öğrenci gelir ve onun sayesinde senelerdir tüm şehirde alay edilen, Pazar günü kilise ayinleri sonrasında hikayeleri anlatılan bu takım "Boğaları" yenerek hem herkesi neşelendiren hem de göz pınarlarından iki damla yaş akıttıran bir zafere imza atar. İşte Enes de, The Henderson International School'un kurtarıcısı olacak gibi duruyor... Neyseki burada sadece 1 sene kalacak. Babası, Duke ve North Carolina gibi okullardan şimdiden burs teklifi aldıklarını söylüyor.

Yani kısmetse önümüzdeki sene Enes Kanter'i baby blue formalar içinde Chapel Hill kampüsünü tozu dumana katarken veya Coach K''den alacağı direktiflerle Cameron Indoor Stadium'da terör estirirken izleyebiliriz.

13 Ağustos 2009

yolun açık olsun Enes...


Ve Enes Kanter Amerika'da. Bu sabah 11:20'de ABD'ye uçtu. Umarım herşey istediği gibi olur...

11 Ağustos 2009

bir tabu daha yıkıldı



Önce haberimizi okuyalım…



Ekonomik krizin pençesindeki NBA, takımlarına ek gelir sağlayabilmek için tarihinde ilk kez formalara reklam alınmasına izin verdi.

Küresel ekonomik krizden en çok etkilenen profesyonel liglerin başında gelen NBA, yeni gelir kapıları elde etmek için senelerdir bir tabu olarak gösterilen takım formalarına reklam alma konusundaki katı tutumundan taviz vererek takımların formalarına reklam alabilmesine “yeşil ışık” yaktı.

NBA Başkan Yardımcısı Adam Silver, 2009-10 sezonundan itibaren takımlara öncelikle idman formalarına reklam almalarına izin vereceklerini açıklarken, ligin maç formalarına reklam alma konusunda ise henüz net bir karar almadığını ancak araştırmal

ara devam edeceklerini söyledi.

‘TARAFTARLAR ALIŞACAK’

“Dünyadaki hemen hemen her ligde takım formalarına reklam almak olağan ve normal sayılırken ve buradan takımlar hatırı sayılır gelirler elde ederken bizim bu gerçeğe tamamen sırtımızı dönmemiz doğru değil. NBA fanlarının da zaman içinde bu gerçeği kabulleneceğini düşünüyorum”. diye konuşan Silver maç formalarına reklam alınmasının ise bu sezon düşünülmediğini ifade etti.

NBA’in “bayan versiyonu” olan ve NBA tarafından desteklenen WNBA’de 2009 sezonu öncesinde takımların maç formalarına reklam arabilmesinin yolu açılmış ve Phoenix Mercury ile Los Angeles Sparks takımları yaptıkları anlaşmalarla formalarına göğüs reklamı almaya başlamıştı.

Kaynak: Ben/Habertürk

Aaarı vız vız vız, aaarı vız vız vız...


Yani iş buralara kadar geldi. Aslında yeni bir şey değil NBA’in formalara reklam alma isteği. 2005 yılında da buna benzer tartışmalar olmuştu ancak o zamanlar paragöz Mark Cuban ve birkaç kulüp CEO’su dışında buna “olur” diyen olmamıştı. David Stern ise “eninde sonunda olur ama uygun fiyata” mealinde bir şeyler söylemişti. Ama bu kez iş ciddi gözüküyor. Elbette forma reklam gelirlerinden NBA takımları iyi paralar kazanacaktır buna şüphe yok ama ya oyunun gerçek sahibi olan taraftarlar ne diyecek? Parayı bastırdı diye mesela bir Knicks taraftarı o formasının üstünde bir basur kremi üreticisinin reklamını göremeye tahammül edebilir mi?

Evet bayanlar ve baylar NBA ve forma reklamları konusunda ne düşünüyorsunuz? Yorumları bekliyoruz…


Bu reklama Lakerslıların itiraz edeceğini sanmam...

Not: Resimleri yarattığı için speşıl tenks tu Volkan Elçi
...

2 Ağustos 2009

pes doğrusu!






Bugüne kadar Ruanda ile ülke olarak hafızamızdaki tek bilgi bu Orta Afrika ülkesinin iki etnik grubu Tutsiler ve Hutular arasındaki husumetin 1994’te 100 gün içinde 800.000 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan “Ruanda Soykırımı”na neden olmasıydı. Ha bir de konu ile ilgili çekilen “Hotel Rwanda" filmi vardı…


Ama artık Ruanda ile ilgili bir şey daha biliyoruz. Basketbolda, “dünya devi” Türkiye’ye kafa tutabilecek cesaretlerinin olduğunu.
FIBA dünya sıralamasında 1.4 puanla 74 ülke içinde 71. sırada olan, 7 takımlı ulusal bir lige sahip, tarihleri boyunca basketbolda en ufak bir başarı kırıntısına bile sahip olmayan Ruanda, Cumartesi akşamı dünya sıralamasında 192 puanla 14. sırada yer alan Türk Milli Takımı’nı 79-76 yenerek sadece basketbol tarihlerinin değil belki de ülkenin spor tarihindeki en büyük başarısına imza attı.


Basit bir sorum var. Futbolda FIFA dünya sıralamasında 28. sırada yer alan Türk Milli Takımı bir hazırlık maçında olsa dahi aşağıdaki ülkelerden hangisine yenildiği takdirde spor camiası “kelle almak” için harekete geçer?
Burkina Faso? (51.) Jamaika? (65.) Togo? (71.) Benin? (80.) Mozambik? (82.) Kuzey Kore? (84.)Küba?(85) Katar? (86.) Doğru yanıt tabii ki “hepsi” olacaktır.

Basketbol Milli Takımımız’ın bu yenilgisi sonrasında elbette “kelle alınsın” diyen yok ancak maçtan sonra milli takım menajerinin ağzından “Takım 6 eksikle Ruanda karşısında oynadı. Maçın genelinde oyunu rakibimiz önde götürdü. Maçın sonunda yakaladık. Ancak sahadan rakibimiz galip ayrıldı. Hazırlık maçlarında aldığımız sonucun çok da önemli olmadığını düşünüyorum. “Ruanda’nın birçok oyuncusu ABD’li oyunculardan oluşuyor. Doğal olarak NBA’i yakından takip ediyorlar. Bu nedenle Hidayet Türkoğlu’na da büyük ilgi gösterdiler” açıklamasını duymak şahsen benim tüylerimi diken diken etti.

Değil 6 oyuncu 10 oyuncun bile eksik olsa hazırlık maçında dahi Ruanda gibi bir takıma yenilmeye hakkınız yok. Görüntüleriyle 1992 Barcelona Olimpiyatları’nda ABD’nin NBA yıldızlarından oluşan Rüya Takım’ı ile fotoğraf çektirme yarışına giren takımlara benzeyen Ruanda’lıların Hidayet’e ilgi göstermiş olmaları bu yenilginin açtığı yaraları sarmaya milli takım yöneticileri için yeterliyse, o zaman “vay halimize” diyorum. Ha bu arada ABD’nin, oyuncularıyla fotoğraf çektiren o takımları ortalama 40 sayı fark atarak yendiğini de hatırlatalım.

Ama kabahat bizde! Üç gün önce kilit oyuncularından yoksun Kanada Milli Takımı’na son 5 saniye içinde topu oyuna sokarken kaptırmalarının ardından yedikleri basit basketle yenilen Milli takımın kötü performansını bile allayıp pullayıp “mücadele eden bir takımımız var” diyerek Polyannacılık oynayanların bu utanç verici yenilgiye de böyle bir kılıf uydurmasına niye şaşırıyorum ki?


Mete Aktaş

29 Temmuz 2009

hüseyinsizlik

İnternet üzerindeki birçok platformda özellikle Galatasaray taraftarı arkadaşlarla hararetle tartıştığımız Hüseyin Beşok-Galatasaray ilişkisi, Hüseyin'in Türk Telekom'a gidişiyle resmen tamamlanmış oldu. Asıl firimi baştan söyleyeyim; Galatasaray büyük bir transfer yapmış kadar sevindim bu gidişe. Mücadeleciydi, sahada kazanmak için yetenekleri ölçüsünde elinden geleni yapmaya çalıştı ama bana göre Hüseyin, Galatasaray kadrosunu frenleyen başlıca isimdi.
Kariyerinin ilk yıllarında özellikle ribaund konusunda Avrupa'nın sayılı isimleri arasına girmeyi başardı. İlerleyen dönemde; önce yüksek post civarından attığı yüzdeli şutlarla (bana göre kariyerinin en parlak ve verimli dönemi) sonrada malum diz sakatlığı sonrası 3 sayı çizgisi gerisine kadar potadan uzaklaşan oyunuyla Hüseyin kariyerinin sonlarına yaklaştığının sinyallerini vermeye başladı. Kendi pozisyonundaki rakkiplerine göre güçlü olmayan fiziği sebebiyle yetenekleriyle kıyaslandığında iyi bir post-up silahı olamadı, zaman ilerledikçe kolaya kaçıp yüzü dönük oynayarak eline gelen çoğu topu çembere şut atmayı tercih etti. Diz sakatlığı sonrası zaten az olan atletizminin nerdeyse sıfıra inmesi de pota altı sertliği ve patlayıcılığından her fırsatta kaçmasına sebep oldu. Aslında olayın tarafları arasındaki asıl hatalı taraf Galatasaray Basketbol Şubesi yönetimindir. Hüseyin'in kadroda olduğu son iki sezona baktığımızda pivot pozisyonunda 2007-2008 sezonu için Hüseyin-Fatih Solak! ikilisinin olduğunu görüyoruz. Fatih Solak'ı zaten anlatmaya gerek yok ki, 2008-2009'a geldiğimizde Fatih'in de gönderilerek yerine 1.98'lik power forvet-pivot Dejan Milojevic'in transfer edilmesiyle TBL ve Avrupa macerasının kotarılmaya çalışılması tam anlamıyla yönetimsel bir faciadır.

Hüseyin'in git gide potadan uzaklaşan oyunu sebebiyle iyice pota altında güçsüz kalan Galatasaray, tamamen 3 sayı performansına dayalı oyun yapısıyla hem sezon boyunca hemde bir çok maç içi performansında oldukça istikrarsız bir görüntü çizmekten öteye gidemedi.
Şu anki güncel kadroya baktığımızda yeni transfer Rancik dışında pota altından sayı üretimi yapma potansiyeli yok denecek kadar az. Polat, dış şutuyla yaşayan 4 numaralara güzel bir örnek, Cemal'se bana göre basketbolu bir an önce bırakmalı. Hüseyin'in gidişini iyi değerlendirip pota altında sayı ve ribaundlarda takımı sırtlayacak atlet bir Amerikalı uzunla çekirdek kadro değişimi de başarılı bir şekilde tamamalanabilir fikrindeyim.

istanbul hatırası




Ajans resim arşivinde takılırken karşıma çıkan bir resim. Venus Williams 2005'te İstanbul'a geldiginde Kapalıçarşı ziyaretinin çıkışında kendisine ikram edilen hıyarı afiyetle yemiş.

avrupa'nın tadı yok



7 Eylül’de Polonya’da başlayacak olan 2009 Erkekler Avrupa Basketbol Şampiyonası öncesinde bazı yıldız oyuncuların yaşadıkları sakatlıklar veya farklı nedenlerden dolayı milli takımlarının formasını giyemeyeceklerini açıklamaları, bazı yıldızların ise şampiyonaya 1.5 aydan az bir süre olmasına rağmen henüz oynayıp oynamama konusunda net bir karar vermemeleri şampiyonaya katılacak bir çok ülkeyi sıkıntıya soktu.
YILDIZLAR NEREDE?
Başta Yunanistan olmak üzere, Litvanya, Sırbistan, İspanya ve son Avrupa Şampiyonu Rusya gibi şampiyonluğun önemli adayları bu sıkıntıyı en çok yaşayan ülkeler olarak göze çarpıyor.Dünya çapındaki yıldız oyuncuların yokluğunda sönük bir turnuva olmasından endişe edilen Avrupa Şampiyonası’na şu ana kadar katılmayacağını açıklayan ve katılıp katılmayacakları belli olmayan önemli isimler şunlar:
Rusya: 2007’de Ruslara Avrupa Şampiyonu unvanını kazandıran son saniye basketini atan Amerika asıllı Rus guard JR Holden ve Utah Jazz’de forma giyen takım kaptanı Andrei Kirilenko şampiyonada forma giymeyeceklerini açıkladılar.
İspanya: Son Dünya Şampiyonu ve Avrupa 2.’si İspanya’da sakatlığının iyileşmesine rağmen kendisini riske etmek istemeyen Jose Calderon, milli takımı bırakan Carlos Jimenez ve milli takımda iyi kullanılmadığına inandığı için takıma katılma davetini reddeden Fran Vasquez, Polonya’da olmayacaklar. Juan Carlos Navarro’nun durumu ise netlik kazanmadı.
Litvanya: 2007’nin bronz madalyalı ekibinde Sarunas Jasikevicius’un oynamayacak olması yetmezmiş gibi Arvydas Macijauskas “sakatlanmaktan korktuğu için”, Rimantas Kaukenas ise dinlenmek istediği için milli takımdan aflarını istediler.
Yunanistan: Kısa bir süre önce ameliyat olan Dimitris Diamantidis ve A1 Ligi final serisinde yaşadığı sakatlık sonrasında dinlenmek isteyen Teo Papaloukas’ın yanı sıra Vassilopoulos ve muhtemelen Tsartsaris, şampiyonada mavi-beyazlı formayı giymeyecekler.
Sırbistan: Efes Pilsen’e transfer olan müthiş skorer Igor Rakocevic’in sezon sonunda bir süre dinlendikten sonra milli takıma katılma talebi coach Ivkovic tarafından reddedildi ve başarılı oyuncu milli takıma alınmadı. NBA patentli Darko Milicic ve geçen yıl Efes’te oynayan Vujacic de kadroya çağrılmadılar. Avdalovic’in de oynaması beklenmiyor.
İtalya: Gök mavililer Raptors’lı Andrea Bargnani’yi Polonya’ya gitmeye ikna ettiler ancak Massimo Bulleri ve Shawn Stonerook’un milli takım çağrısını reddetmesiyle kan kaybettiler. Sırtından sakatlığı henüz geçen genç Knicks forveti Danilo Gallinari de Polonya’da olmayacak.
Fransa: Chicago Bulls’un henüz milli takıma gitmesine izin vermediği Joakim Noah ve Orlando’lu Mickael Pietrus’un durumları belirsizliğini koruyor. Foirest ise milli takıma katılma çağrısına olumsuz yanıt verdi.
Almanya: Panzerlerin tüm umudu kaptanları Dirk Nowitzki’nin “geliyorum” açıklamasını yapması. Ancak şampiyonanın başlamasına 40 gün kala süper forvetten henüz ses çıkmadı. Chris Kaman’ın da gelip gelmeyeceği konusunda net bir bilgi yok.
Büyük Britanya: İki NBA yıldızı Luol Deng ve Ben Gordon’lu kadro ile şampiyonada ses getirmeyi umut eden Büyük Britanya, Deng’in geçen sezon yaşadığı ağır sakatlıktan sonra henüz tam iyileşdiğini söyleyerek affını istemesi, Gordon’ın ise sakatlanma korkusu nedeniyle takımda yer almaktan vazgeçmesinden ötürü büyük hayalkırıklığı yaşıyor.
Türkiye: 12 Dev Adam’ın en büyük eksiği hiç şüphesiz Mehmet Okur. Tanjevic’le son yıllarda bir türlü yıldız barışmayan Memo, Polonya’da olmayacak. Müthiş bir play-off serisi oynayan Kaya Peker ve ligimizin en iyi dış atıcılarından Serkan Erdoğan’ın kadroya çağrılmaması ise fazlaca eleştirilmişti.

22 Temmuz 2009

olimpiyat ruhu

Pek çok kişi biliyordur bu hikayeyi ama bu güzel adamı tekrar hatırlatmak, bilmeyenlere de tanıtmak istedim. Bahsedeceğim kişi Eric Moussambani. Ekvatoryal Gine'li ve lakabı 'yılan balığı' olan bir yüzücü. 2000 Sydney Olimpiyatları öncesi antreman için yeterli bütçesi olmayan gelişmekte olan ülkelere verilen wild cardlardan birisi yüzmede 100 metre serbestte Ekvatoryal Gine'ye veriliyor. Bu göreve yüzmeyi Olimpiyatlar'dan sadece 8 ay önce öğrenen Moussambani seçiliyor. Olimpiyatlar'a gelene kadar olimpik boyutlarda bir havuz görmeyen ve Malabo'da bi otelin 20 metrelik havuzunda yarışan Eric the Eel seçmelerde 3 kişilik bir gruba düştü. Bu gruptaki diğer iki yüzücü Karim Bare ve Farkhod Oripov hatalı çıkış sonrası diskalifiye olunca tek başına yüzdü. İzleyicilerin büyük kısmı başta gülerlerken daha sonra bu koca yürekli adamı ayakta alkışladılar. 1:52,72'lik bir dereceyle -ki ülke rekoruna imza attı- 200 metre dünya rekorundan bile daha kötü bir dereceye sahip olsa da adını çoktan Olimpiyat efsaneleri arasına yazdırdı. Yarış sonrası yaptığı 'son 15 metrede çok zorlandım' açıklaması ise nazarımda bir sporcunun yaptığı en müthiş açıklamalardandır.

Merak edenler varsa Eric Moussambani 2004 Atina Olimpiyatları öncesi kendini çok geliştirdi ve 100 metreyi 57 saniyenin altında yüzmeye başladı. Ancak pasaportundaki ve başvuru formundaki bir fotoğraf sorunu sebebiyle Olimpiyatlar'a katılamayarak hayranlarını üzdü. Bu yazıyı yine Moussambani'den güzel bir söz ile ve o yarışın videosu ile bitireyim.

"While winning a medal is great, just entering, competing, and finishing is itself a victory"

21 Temmuz 2009

neden “eskiler” hep güzel?

Kime göre eski, neye göre eski. O yüzden bu zaman kavramını daraltalım, tam olarak betimleyelim. Benim eskim, bana göre eskiler. 80'ler, 90'lar.

Michael Jackson'un ölümüyle bittiği söylenen dönemden bahsediyorum. Peki okuyucu, senin eskin nedir? Aynısı mı yoksa daha yeni mi? Sen eskini özleyecek misin? Ben benimkini özlüyorum ve iddia ediyorum sen de benimkini özlüyorsun. Hatta benden önceki eskileri bile katabilirim işin içine. Michael Jackson'ın klipleri, şarkılarının döndüğü şu günlerde elbet bir şarkı ki bana göre beş, altı yedi hatta daha fazlası çoğu kişinin duygularını harekete geçirmiştir. Bu sanatçının ne kadar ölümsüz eserler yarattığını göstermekle birlikte, yeni dönemin yani şu andaki mevcut dönem eskidiğinde benim eskilerimin yanında çok zayıf kalacağını gösteriyor. Bunu sadece Michael Jackson'la sınırlı değil. Depeche Mode'un eski şarkıları yeni şarkılarından çok daha iyi ve güzel. Özellikle grubun dört kişi olduğu yani Alan Wilder'ın olduğu zamanlar. Sadece yabancı şarkılar değil. “Samanyolu” şarkısının tadı hala aynı tazeliğini korumakta. Issız adam'ın yarattığı eski şarkılar fırtınası benim anlatmak istediklerimi doğruluyor. O kadar ki teknolojinin ışık hızıyla ilerlediği günümüzde, Ayla Dikmen'in taş plakları yeniden gözde oldu. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün.

Nedir peki bu eskiye duyulan özlem, nedir onları eşsiz kılan? Her dinlediğimizde bizi bizden alıp, eskilere götüren... Geçmişi mi seviyoruz, geçmişte kalanları mı? Sanırım geleceğimizi hepimiz karanlık görüyoruz, görüyorüz ki ondan geçmişe özlem duyuyoruz.



Michael Jackson, hayal ettiğimizden daha iyi bir şarkıcı ve insan olup, hayatlarımıza girdin. Seni çok sevdik ve çok özleyeceğiz.